22 Aralık 2011 Perşembe

Uzun parmaklarını aç ve yorgun ruhumu geri ver.

Bir şeyler yanlış gidiyordu. Elimi attığım her şey bu kadar çabuk yol alamazdı. Hislerimi anlatamadığım her an ya da mutluluğum tam anlamıyla zirveye ulaştığında zaman bu kadar çabuk bitip; düşüşe geçemezdi. Ters gidiyordu; farkında olmadan ya çok ah almıştım, ya da çok günaha girmiştim. Hislerimi ben bile tam olarak belli edemezken, sözlük karşılığı hislerime cereyan eden yüzler bu kadar itaatkar olamazdı. Bile bile altına yatamazdım günahkarların; bile bile cinayet işleyemezdim; bile bile sevdiklerimi ateşe atamazdım.

Peki ne yapmalıyım?

Bu ben değilim diye haykırdı en günahsız olanınız. Bu ben değilim ve size saf mutluluk getirdim ey bencil ruhlar. BAKIN BANA, GÖRÜN BENİ.

Zamana inan demişti yüce ruh, o zaman her şey yolunda gider. O zaman herkes günahsız, herkes itaatkar. Olamaz demişti isyankar. Olmamalı.

İşte o an ayaklandı günahkar olmayan masum ruhlar. BİZ BU DEĞİLİZ, HİÇ OLMADIK Kİ.

Sen dedi, Tanrı'nın sevdiği kul; sen ki aşkı uğruna ne bedenler vermiş, ne ruhlar kandırmış, ne canlar feda etmiş sen. Kendine gel ve aşkına sahip çık.

O eskisi gibi değil, o ben değil. demişti sakil.

Biz yalnız ruhlarız uzay boşluğunda; ben orda değilim, o burada değil. O günahkar, ben sakil. Hayat bize mutlu olma şansını 3 gün verdi, biz o 3 günü uyuyarak çoktan geçirdik. Gecelerde ise isyankardık; sen elimizden aldın bizi ey yüce Tanrı. Günahkar olmamanın bedelini, günahkar bedenlere dağıttın. En saf gücü bizden aldın.

Sonra susan sesler. Sonra susmayan ama sadece saf aşkın duyduğu, umutsuz bedenlerin çığlığı kaldı geriye. Ne biz duyabildik sakilce, ne onlar duyabildi günahsızca. Sadece tohumlar, sadece masum bedenler, sadece saf anne duygusuyla gözlerine bakabilen o güzel ruhlar duydu çığlığını.

Yükselen sesler, düşen ruhlar, dokunan bedenler kaldı geriye; masum seslerde kirlenmiş ilişkiler, masum ruhlarda esişen tozlar, günahkar bedenlerde ezilen aşklar.

Tek isteğimiz uyumaktı yüce Tanrı; sen bizi ateşlerde çoktan yaktın.

7 Aralık 2011 Çarşamba

Bandini'ye Ağıt


Günlerdir bir şey yazmaya çabalıyorum. Kafamda tepişen binlerce fili ne susturmayı becerebildim ne de onları yazıya aktarmayı... Dostum YD kitabı çıkmasının verdiği haklı gururla çok üzerime geldi durdu. "Okumuyorsun Ulaş, yazmıyorsun Ulaş, üretmiyorsun Ulaş," üretmiyor olabilirim, ama bu fantasmagori içinde bir çok şeyi tüketmeyi unutmadığım kesin. "Halbuki bilmiyor," korkuyorum... Peşimde bir reaper varmış gibiyim YD ve ben "Dean" kadar güçlü müyüm bilmiyorum. O sebepten ben de Benjamin'e güvendim... O'nun deyişiyle hiçbir şey söylemeyeceğim... Onlar konuşacak, ben montajlayacağım. Çünkü elçiye zeval olmaz.

"[...] kısa bir girizgâha ihtiyacımız vardır. [...] [aktörlerin] asıl işe başlamadan önce mümkün olduğunca çabuk atlatmaları gereken, aptalca ama gerekli bir formalite (s. 152)... Montaj genellikle gerçek parçalarından -film parçalarından birbiriyle alakasız tek tek çekimlerden- bir sinemasal mekân efekti yani özgül bir sinemasal gerçeklik üretme yollarından biri olarak görülür... Gelgelelim gerçek parçalarının sinemasal gerçekliğe dönüştürülmesinin, bir tür yapısal zorunluluk yoluyla, belli bir kalıntı [...] onun parçası olan bir fazla ürettiği çoğunlukla gözden kaçırılır (s. 158)" Zizek, Yamuk Bakmak.

"Dün gece düşümde gerçekliği gördüm. Sabah uyanınca bir rüya olduğunu anlayınca çok rahatladım." Lec.

"Nietzsche'nin dediği gibi gerçek dünyayla birlikte görünümler dünyasını da yitirdiğiniz zaman içinde yaşadığınız evren olgusal, olumlu ve bu haliyle de gerçek olmasına gerek kalmamış bir evrendir (s. 23). [...] Bu durumda kötülük nesnel, öyleyse somut bir şekilde ortadan kaldırılabilecek bir gerçekliğe dönüşmektedir (s. 27). [Halbuki] Jarry katlanarak artan cinsel ilişki sayısı konusunda güzel sonuçlar üretmişti. Ona göre tehlikeli eşik aşıldıktan sonra sonsuz sayıda cinsel ilişkide bulunabilmek mümkün... Tabii ki patafizik bir yorum! (s. 198)" Baudrillard, Şeytana Satılan Ruh.

"Oysa psikanalizin en ilerlemiş kavrayışı bile böyle bir 'karşılıklılık' momentinde duruveriyor... Aşk, sevilenle bir bütünleşme arzusudur diyordu Platon diyalogları... Tek gerçek sevginin tensel değil tinsel, dünyevi değil tanrısal olabileceğini söylüyordu Aziz Agustinos... Ve bu temalara gündelik hayatımızdaki -ne kaldıysa geriye- idealler açısından hâlâ tanışığız yeterince (s. 24). [...] Zalimden nefret ediyorumdur bu açık. Çünkü sevdiğim birisine kötülük etmeye hep itiliyor olduğunu var sayarım (s. 80)." Baker, Yüzeybilim Fragmanlar.

"Zina etmeyeceksin!" On Emir.

"Bağlılığın erdemlerin en yücesi olduğuna karar vermesi de bunun sonucunda oldu; bağlılık aksi halde tuzla buz olup saniyenin binde biri uzunluğunda izlenimlere bölünecek yaşamlara bir bütünlük veriyordu (s. 97)." Kundera, V. O. D. Hafifliği.

"Faust, yüreğinde iki ruhu barındırabiliyorsa [...] normal bir insan çatışan düşünsel eğilimleri neden içinde barındıramasın?" Lukacs, Tarih ve Sınıf Bilinci.

"Benjamin içinse her zaman bir 'ikili ruh' söz konusu olmuştur. Gerçi bu ikili ruhu dengelemenin bir yolunu bulduğunu söylemek zor (s. 17) Gürbilek, Son Bakışta Aşk.

"Ruhsal dalgalanmanın (fluctuatio animi) yarattığı bir belirsizlik var ve bu işin içinden kolay kolay çıkılamaz gibi görünüyor... Ancak var sayalım ki... içinde 'melodramatik' bir vaziyetin tahlili var... Bu tahlil bize hem aşkın doğasının önemli bir yönünü hem de melodramın doğasını açıklayabilir (s. 25)" Baker, Yüzeybilim Fragmanlar.

"Alfredo: Nasıl olduğunu bilirim...
Mavi gözlüler en beterleridir.
Ne yaparsan yap
işe yaramaz. Yapabileceğin hiçbir şey yok. İnsan ne kadar büyük olursa
bıraktığı iz de o kadar derin olur. Eğer erkek severse, çıkmaz bir
yol olduğunu bile bile acı çeker.
Toto:Son söylediğin güzeldi. Fakat hazin.
Alfredo: Benim lafım değil. 'The Shepherd of
the Hills' da John Wayne söylemişti." Nuevo Cinema Paradiso

"Psykhe o kadar tatlı ve nefes kesecek kadar güzel bir kızdı ki, onu gören herkes aklını kaybedip onun için bir şeyler yaparlardı... İki büyük ablası yabancı ülkelerden zengin birer kralla evlenmişlerdi, ama işe bakın ki kimse ona evlenme teklifi etmemişti. Aslında erkekler onun bu güzelliği karşısında evlenme teklifi etmeye çekiniyorlardı... Bir gün Aphrodite, en büyük oğlu Eros'a 'bu kız kendini ne zannediyor,' diye öfkeyle sordu. 'Ne kadar güzel olduğu umurumda bile değil' [...] 'Eros, senden onun kendine olan güvenini kaybetmesini sağlamanı istiyorum. Aşk oklarından birini 'Psykhe'nin kalbine fırlat ve onu gördüğün en çirkin adama aşık et! (s. 187)'" Milbourne ve Stowell, Yunan Mitolojisi.

"Bildiğim bir şey varsa, güneşle çöl arasına giremezsin, bildiğim bir şey varsa bildiğim bir şey yoktu: Beynim, kalbim, dilim tutukluk yapmıştı. Şebnem'e tutulmuştum. İşim bitikti. Vücudumdaki tüm kimyasallar çalkalanıyordu. Bir sigara yaktım (s. 154)." Menteş, Korkma Ben Varım.

"Erkek yüzünü onun yüzüne bastırdı ve yatıştırıcı sözcükler fısıldadı kızın uykusuna doğru... Kızın hararetinin nazlı kokusu geldi Tomas'ın burnuna, içine çekti kokuyu, onun bedeninin gizli saklı nesi varsa tıka basa içine doldurmak ister gibiydi... [yüzünü] yastığa gömdü uzun bir süre kaldırmadı...
Peki aşk mıydı o duygu? Onun yanı başında ölmek istemesi abartılı bir duyguydu apaçık; bu daha ikinci görüşmeleriydi! Yoksa ta içindeki sevme yeteneksizliğini farkına varıp da, aşk taklidi yaparak kendini aldatma gereği duyan bir adamın histerisi miydi sadece? Bilinçaltı öylesine korkaktı ki, bu küçük güldürü için seçip seçeceği en iyi eş yaşamına girme konusunda hiçbir şansı olmayan şu zavallı garson kız olmuştu (s. 15)!" Kundera, V. O. D. Hafifliği.

"Yaşamınız boyunca erkeğin gözünde, onun karısını kıskandırmak, erkeklik gücünü ve/veya bağımsızlığını kanıtlamak için kullanılan, arkadaşları arasında son 'ilginç' macerası olarak tartışılan 'öteki' kadın olacaktınız. (Kadın öteki kadın olmaya, bu adın gösterdiklerine artık aldırmıyorsa bile erkek aldırmaktadır.) Evet, sevgi erkekler için kadınlarınkinden bütünüyle bambaşka bir anlam taşır: Erkek için sevgi, sahip olmak, denetlemek; daha önce hiç göstermediği durumlarda kıskançlık göstermesi demektir (s. 156)...
Şimdiye dek 'aşk'la sevgi arasında bir ayrım gözetmedik. Çünkü biri sağlıklı (sıkıcı), öteki sağlıksız (acı verici) diye iki tür sevgi yoktur; sevgi olmaya çabalayan ya da insana günleri zehir eden bir şey vardır. Sevgi egemenliğin ağır bastığı bir ortamda oluşacaksa, herkesin sevgi yaşamı ister istemez bundan etkilenir. ÇÜNKÜ EGEMENLİK VE SEVGİ BİR ARADA YAŞAYAMAZLAR (s. 157)." Firestone, Cinselliğin Diyalektiği.

"Zoey paketten bir sigara çıkardı, onu dudakları arasında sıkıştırıp bir kibrit çakmaya kadar götürdü işi, ama düşüncelerinin baskısı sigaranın yakılmasını uygulanamaz hale getirmiş olduğundan kibriti üfleyerek söndürdü ve sigarayı ağzından çekti... 'Bilmiyorum!' dedi (s. 85)" Salinger, Franny ve Zooey.
U.









9 Kasım 2011 Çarşamba

Acı Yok



'Üç ay beklerim' diye bağırmıştım o gün avazım çıktığı kadar, arkasından, içimden. Bekledim de. Yanıbaşında, onu bekleyerek geçen bir üç ay… Ve bugün son gün. Ve ben hala bekliyorum. Ve bazen öyle oluyor ki, işte diyorum, bu sefer kesin geldi, kapımın önünde… Tıktık sesini duymak için kulak kesiliyorum ama içten içe biliyorum da; gelecekse eğer, kapıyı vurmadan gelecek, pat diye giriverecek içeri. Çünkü o an tutamayacak kendini. Çünkü kavuşma, en duygusuzumuz için bile, “gel” sesi beklenmeyecek kadar heyecanlı bir olaydır. Çünkü ben aylardan beri böyle hayal ediyorum ve bana gelirken kapıyı çalarsan eğer, bir kere daha hayallerimin içine etmiş olacaksın sevgilim. Suratını asma hemen. Senin canın sağolsun, yine sağolsun ama bu kaçıncı? Yani biraz daha dikkatli olamaz mısın? Hayır kapıyı çalmadan odaya dalıp üzerime atlasan, bu sefer de ayağıma basacaktın. Sahi senin ne garezin var da, hayallerimde bile yalnızca acı çektiriyorsun bana?

Sen hatırlarsın, adı neydi o “tanrı, beni bütün fiziksel acılardan korusun; manevi acıların hepsini çekmeye razıyım” diyen canı tatlı herifin? Ben o adam gibi değilim sevgilim biliyorsun, hatta belki sen de biliyorsundur tanrım; bir kelebeğin ölümü bile canımı acıtır benim, bir sineğin ısırığı kadar olmasa da. O yüzden, ikinize de düşen görev büyük. Tamam beni pamuklara sarın sarmalayın demiyorum ama yetkililerdenanlayışbekliyorum; “acı yok”.

Neyse işte, ben böyle seni hayal ediyorum bazen. Bana geldiğini, bana güldüğünü ama en çok da seni anladığımı hayal ediyorum. Çünkü şu hayatta “seni seviyorum”dan sonra en çok söylenen yalan, “seni anlıyorum”. Aslında bi bok anladığımız yok. Ben mesela trigonometrik fonksiyonları bile, seni anladığımdan daha iyi anlamıştım da, yine de yıl sonu ödev vererek kurtarmıştım dersi. Türev eh işteydi de, integralde fena çuvallıyordum. Senin ise ne türevini, ne de integralini anlayabildim sevgilim. O sene matematiğim 2’ydi, senden not alacak olsam kesin çakmıştım.

29 Ağustos 2011 Pazartesi

Ankara'ya güz geliyor ve ben gene göreceğim!


Ankara’ya güz gelecek ve ben gene dördüncü sınıf olacağım… Gerçi Ankara’da iki mevsim olduğundan bir “güz dönemi”ni daha burada yaşayacak olmama takmıyorum. Tekrar dördüncü sınıf olmama da takmıyorum aslında, soru sorana cevap çok… “Ya işte tez yazıyorum falan uzuyor tabii ister istemez,” diyebiliyorsun, ayrıca teknik olarak sınıfta kalmış da sayılmıyorsun daha üst bir sınıf var mı? Yok.

-“Sizin oğlan dörde geçebildi mi?”

-“Tabii canım geçen sene geçti. ” Havalı bile hatta…

Ama işte asıl sorun başka: Hayatımdan lisans eğitimini çıkarttığımda ne yaparım sorusuna “yüksek lisans yaparım”dan başka cevaplar bulmanın vakti geldi. Anlayış abidesi bile olsalar ebeveynler dürtüyor artık,
“Maaşı ne kadarmış bu yüksek lisansın, o kadar okudun (gülme efekti!)”,
diye entelektüel komiklik şakalar gelmeye başladı (ulan cidden maaş verseler ne süper olurdu ama haa).Ek olarak üzerimde çok büyük bir facebook baskısı var, öyle ki Ortadoğu ve Balkanların en elit ebeveynleri, akrabaları, komşularından bir baskı timi kurulsa bu kadar etkili bir birlik olamazlar her halde. Ben hâlâ bayramlarda Ankara-İzmir güzergâhı üzerinden gelirken mecburi olarak Afyon’da durup boyun tutulması çekerken, millet Los Angeles üzerinden non-stop gelip cetlek (jetlag) falan oluyor. Amsterdam’da master yapıyor, İsveç’te evleniyor, Canada’da çalışıyor falan… Var bunlar cidden gerçek, Sims’e falan sarmadım yani… Bunları da “üzülün! Bakın ne kadar hödüğüz biz diye söylemiyorum, nerde yanlış yaptık anasını satayım onu bulalım istiyorum panpalar. Sizleri brain storming’e davet ediyorum, kıralım şeytanın bacağını…

Bir yaz daha bitiyor ve güz dönemi geliyor… Bu sezon okulda büyük yenilikler var, İnkılap hocası yok misal (daha büyük ne olabilir ki ), sonra babam benle aynı dersleri alacak okulda falan fişman… Çok uzatmadan da ekliyor ve bitiriyorum Fenevbahçeli Süper Lig’le beraber Garp mukallitleri de sezonu açıyor…

22 Mayıs 2011 Pazar

Ayrılıklar da sevişmeye dahil (4)

Şu ömür törpüsü barın arkasında geçirdiğim, birbirinin kopyası onlarca günden biri yine… Sahnede, kadın rugby oyuncularından oluşan grubun, uğultudan ibaret müziği; tavanda, sağlıklı bir insanı epilepsi krizine sokabilecek kadar rahatsızlık verici ışıklandırma; pistte ise, birbirine karışan onlarca ucuz parfüm-deodorant- ter-sigara kokusu ve tabii ki tüm diskoların vazgeçilmezi; ritm duygusundan nasibini almamış, yalnızca şuursuzca salınarak, dans edebildiklerini sanan kadınlar ve ortaokul yıllarından kalma fizik bilgileriyle, "sürtünme önemsenmeksizin”, zıt kutupların aslında birbirlerini çekmeyi bırak, yapışık bile durabileceğine inancı sonsuz olan erkekler…
Bar çalışanları için, her allahın günü bu cehenneme katlanabilmenin iki püf noktası var: Birincisi, tahmin edebileceğiniz üzere, alkol; ikincisi ise, bu kalabalığı, bir belgesel seyircisi duyarsızlığıyla izleyebilme yetisi.
Belgeselin bilmemkaçıncı tekrarını izlediğimden, birçok bölümü belleğime kazınmış durumda artık. Öyle ki; aforizmik cümlelerle karşısındaki kadını etkilemeye çalışan, ona bir kahve teklif eden, bir içki teklif eden, dans etmeyi teklif eden, yatmayı teklif eden, ısrar eden, taciz eden, küfür eden, kavga eden… erkeklerin ve erkeğin teklifini kabul eden, reddeden, aynı teklifleri başkasına eden, kıskançlık eden, dedikodu eden… kadınların tamamına başarıyla dublaj yapabilirim. Hatta; reddedilme, terk edilme, taciz edilme, kapı dışarı edilme gibi tehlikeli sahnelerde dublör olarak bile kullanılabilirim.
Bu gece de yine belgeselin, aşina olduğum bölümlerinden birini seyre dalmışken, üçlü bir erkek grubunun sorusuyla, belgesel keyfime ara veriyorum:

- Bakar mısınız? Bu grup hangi günler çıkıyor acaba?

Boşluğuma geliyor, “Bu grup sizinle hiçbir gün çıkmıyor, çıkmayacak.” demek geliyor içimden; “Salı günleri beyefendi “ diyorum onun yerine. Teşekkür ediyorlar, rica ediyorum, ediyorum etmesine de, salladım mı acaba? Salı mıydı bugün? Ayın kaçı peki? Patrondan gizli yuvarladığım votkalardan olacak, cevaptan emin olamıyorum. Bu sırada, gayri ihtiyari, elim pantolonumun kıç cebine gidiyor; cüzdanımın ağırlığından, maaş gününe ne kadar kaldığını kestirmeye çalışırken yakalıyorum kendimi. Acınacak durumdayım, cüzdanım kadar olmasa da…

Kendime acımaya fırsat bulamadan, fazlaca Hollywood filmi izlemiş bir züppe bara yanaşıyor. Oh, neyse ki beterin beteri var. Etrafa, kasıntıyla, şöyle bir göz gezdirip,, “her zamankinden” istiyor. “Ben de, daha ben çağırmaya bile fırsat bulamadan, sert bir frenle önümde duruveren taksi, öndeki aracı takip etsin istiyorum ama olmuyor be canım” diyemiyorum tabii. Sesimi biraz yükselterek “Her zamanki neydi beyefendi” diye soruyorum onun yerine, “Satsuma-elma suyu” diyor. Ulan, tanımam etmem, nereden hatırlayayım senin satsumanı ben? Allahtan, eliyle “üstü kalsın” hareketi yapıyor da, bahşişin verdiği sıcaklıkla hemencecik sakinleşiyorum. Züppe de, özgüveni zerre sarsılmadan, içkisini döke saça kalabalığa karışıyor. Barın üzerini temizlemeye girişmişken, üçlü erkek grubuna sonradan eklenen yancıyla göz göze geliyoruz, bir bira istiyor. İçim yanıyor böylelerini görünce. Kadınlara karşı, sürü halinde avlanarak başarılı olunamayacağını öğrenememişler demek henüz. Önümüzdeki bölümlere artık…
Devam etmekte olan bölümde ise; rugbyciler müziğe ara vermiş (uğultunun kesilmesinden anlamalıydım), onları bekleyen masaya doğru, ağır hareketlerle ilerliyorlar. Bu kısa yolculuk sırasında, yanlarından geçtikleri masalara, yani potansiyel hedeflerine göz kestirmeyi de ihmal etmiyorlar tabii. Sigara molaları, bu tür başarısız gruplar için, hayati önem taşır. Tamamen kadınlardan oluşan grup, her birine üçer dörder erkek düşecek kadar bir kalabalığı masanın etrafına toplayabildiğinde, gerekli “ego” dolumunu gerçekleştirmiş ve tekrar sahneye çıkmaya hazırdır artık. Zaten, başka türlü bu ses ve görüntü kirliliğine –kendilerinden kaynaklanıyor olsa bile- her hafta dayanabilmeleri mümkün olmazdı.
Paranın ve erkeğin, “akmasa da damlıyor” oluşu, grubun müzik hayatına devam etmesi için yeterli bir sebep ve bu hafta da işleri oldukça iyi görünüyor. Özellikle de Leyla’nın keyfine diyecek yok. Etrafına şuh kahkahalar savurarak; bu gece, çevresini saran erkek grubundan, onunla yatmaya hak kazanacak şanslı erkeği belirlemeye çalışıyor. Leyla’nın bu konulardaki en büyük yardımcısı ve aynı zamanda grubun en eli yüzü -en azından bacakları- düzgün elemanı Gizem ise; ne masayla ne de Leyla’yla ilgileniyor gibi duruyor. Sinirli adımlarla bara doğru yöneldiğini fark ettiğimde, geç kaldığımı anlıyorum.

- Ne bakıyorsun öyle aval aval?

Şu barın arkasında geçirdiğim sürede öğrendiğim bir şey varsa, o da sinirli kadınlara hiç mi hiç bulaşmaman gerektiğidir; hele ki Gizem’e… Soğuk bir yerden çıkıp da aynaya baktığımda; yüzümde ilk kızaran yerin, geçen yıl Gizem’in, Leyla’yla yattığımı öğrendiğinde attığı tokatın izi olduğuna yemin edebilirim.
Barmenlikteki ikinci ayımdı, öğrencilik dönemi yeni bitmiş her insan gibi, derin bir boşlukta süzülüyordum. Günler süren kafa patlatma seanslarından, fikir alışverişlerinden sonra; askerlikten de kaçarım umuduyla, bir sene barmenlik yapıp para biriktirerek, sevgilimle Fransa’da işletme masterı yapmaya karar vermiştik, tüm planlarımız hazırdı. Öğrencilik dönemimde de ara ara barmenlik ve garsonluk yaptığım için, işe alışmam zor olmadı.

Haftanın 6 günü çalışıyor, iyi para kazanıyordum. Üç yıldır birlikte olduğum ve hayatımın geri kalan tüm üç yıllarını beraber geçirmek istediğim, dünyalar güzeli bir sevgilim vardı. Dünyalar güzeli; bir vakıftan burs kazandığını, Fransa’ya hemen gitmek istediğini, hayatın bir yıl beklemek için çok kısa olduğunu söyleyene kadar da her şey planladığımız gibi gidiyordu. Oysa ki daha iki ay önce; hayatın yeterince uzun olduğunu, nasıl olsa bu bir yılı da beraber geçireceğimizi, beklemenin sorun olmayacağını söylemişti. Hay allah! Hayatın bir anda kısalacağını öngörememiştik demek! Ama kısalmıştı işte, beklemeye gelmezdi. Canımın içi, yalan söyleyecek değildi ya? Kısa diyordu, o halde kısaydı. Tabii bu hayret verici durumu ilk öğrendiğimde, bu kadar sakin karşılayamamıştım. 3 yıllık ilişkimizdeki ilk ve tek gerçek kavgayı o gece yaşadık. Benim anlayışlı sevgilim; kavgayı, tatil günüme denk getirmişti. Barda kavga ediyor olsak; kırıp döktüklerimiz, iki aylık maaşıma ve de işime mal olabilirdi. Neyse, kavgayı barda etmemiş olsak bile; bir sonraki durak kesinlikle orası olacaktı. Barda birbiri ardına yuvarladığım bira-tekila combolarıyla, terk edilmişliğin verdiği isyan etme, kabuk değiştirme arzusu; barmenliğe başladığımdan beri bana kur yapmaktan bıkmayan Leyla’nın yatağına kadar itmişti beni. Ertesi gün ise, bu barın arkasında, gerçek anlamda hayatımın tokadını yemiştim işte.
Sonraki günlerde, Leyla’ya elimi dahi sürmemiş olsam da, Gizem’in bana kızgınlığı, bir nebze olsun geçmiş değil. Neden bu kadar abartıyor anlamıyorum ki… Alt tarafı, Leyla’nın yattığı yüzlerce erkekten biriyim sonuçta; nedir bu saldırganlık?..

5 Mayıs 2011 Perşembe

Ayrılıklar da sevişmeye dahil (3)

‘’Bir insan çocuğunun adını Leyla koymadan önce karşısına çıkacak Mecnunlar’ı düşünerek davranıyordur elbette.’’

İşte Leyla. 12 senedir ne zaman bir erkeği tavlamaya kalksa hep aynı cümleyi kurarak başlıyor konuşmaya. Bense suratımda her zaman arkadaşını destekleyen şapşal bir sırıtışla, kafamı 60 derece sağa eğerek onu onaylar sesler çıkartıyorum. Aramızda samimiyetin vermiş olduğu kaşarlanmış muhabbette çok alışmıştım. Sırf bu yüzden sahneye çıkmadan önce gözüne kestirdiği adamlarla sahnedeyken ve sahneden indikten sonra göz göze geldiği adamların kesişim kümesinin ertesi sabaha bana getirisi bolca gözyaşı olmasına ses çıkarta mıyordum. Leyla’yı cool kaşar sananların algısını hiçbir gece etkilemiyorum; adamlar eve geliyor, adamlarla yatağa giriliyor ve adamlar gidiyor. Leyla öğlene doğru -eğer yalnızsam- tek kişilik yatağımın yumuşak yorganını kaldırarak yanıma giriveriyor, gelsin pişmanlık sözleri, gelsin kırık kalbin getirisi akşamdan kalma makyajın yastığıma akan gözyaşları. Eğer geceyi onun gibi yalnız geçirmediysem, kıskançlık krizlerine eşlik eden can hıraş kapı vurmaları başlıyordu.

Bu gecenin de hiçbir geceden farkı yoktu. Şu grubu kurarken kaliteli müzik çizgisinden şaşmamaya söz vermiş bir avuç kız kurusuyken az sonra sahnede Lady Gaga coverlarıyla çok eğleniyormuş gibi yapıp görsele hitap edemeyen vücutlarımızla salınacaktık. Açıkçası sahne üzerinde ne kadar berbat göründüğümüzün bilincinde olan tek grup üyesiydim. Bassçımız doğuştan turuncu saçları ve orantısız uzun vücuduyla havuca benziyordu. Bateristimiz sürekli kızaran yanaklarıyla oturduğunda iyice görülmeyecek hale gelerek ezilmiş bir domatese benziyordu. Leyla için diyecek bir şeyim yok, 12 sene diyerek her kaprisi olduğu gibi fiziksel kusurlarını da kalbime gömüyordum. Benimse şunların arasında talan edilmiş bir tarlaya yanlışlıkla girmiş bir tavuktan farkım yoktu. Tek avantajım düzgün bacaklarımdı; onları da reklam olsun diye giydiğim şekilsiz mini eteklerimle sergilerken, korkunç coverlarla kendilerinden geçen Ankara kırsalında üniversiteli arkadaşlarımıza eğleniyormuş gibi yapmak zorunda kalıyordum.

Ara verdiğimiz an her zaman olduğu gibi masanın etrafına dolduracak dallamalardan uzak durmak için bara kaçarken ekürim telaşlanmıştı:

-Ya nereye niye?

-Bir şey yok Leyla, takılın siz, geliyorum birazdan.

Çünkü benden onay almadan eve adam atamıyordu. Kontrol mekanizması koltuğuna bundan 4 sene önce, yine bir akşamdan kalma anında ben bunları hak edecek ne yaptım dediğinde, verdiğim bir buçuk saatlik demeç sonrasında oturmuştum.

-Ya bana bunu nasıl yapar, nasıl? (Gören de seni gırtlakladı sanacak.) Nasıl çöpe atar aramızdakileri basit bir kadın için? (Aranızdaki 2 gecelik seks değil miydi?) Benim ondan neyim eksik söylesene? (Vücut ölçülerin) Arayayım değil mi? (Ara canım ara.) Bence hala bitmedi aramızdaki şey.

-Leylacığım aranızdaki şeyin başka kadınlar olduğunu kabul etmezsen daha çok hak etmediğini düşündüğün aldatmalar yaşayacaksın. Ben sana ne dersem diyeyim yarın o çocuğu arayıp ‘Küpelerim sende mi kalmış Burak?’ diyeceksin. Dinlen biraz, kendine gel, al şu kitabı oku ve artık hiçbirimizin hak etmediği bir hayatı yaşadığını kabullen.

Demez olaydım. 4 senedir ayrı olsak da her gece yapayım mı, gideyim mi, gelsin mi, vereyim diye sormaktan iliğimi kemiğimi kurutmuştu. Yetmezmiş gibi kendi aşk hayatım da Leyla yüzünden sekteye uğruyordu. Hoş; zaten oldum olası 1 seneyi aşan ilişkiler yaşayamayan bir kadındım. Tek günlük ilişkiler için üzülemeyecek kadar da bencildim; tek kişilik yatağım bunu en büyük göstergesiydi, tabii anlayana.

Bizimkiler masanın etrafına oturmuş, egolarını biraz daha tatmin etmek için en şuh kahkahalarıyla slim sigaralarını dudaklarında bekletiyorlardı. Klasik cilve: Sigarayı ağır hareketlerle paketten çıkart, akşam kim bilir neleri öpecek olan o iki dudağının arasına yerleştir ve muhtemelen atsız olan tek gecelik prenslerini beklemeye başla. ÇAT. Çakmaklar bizimkilerini etrafında dönerken uzaktan her birine küfürler sallayarak eteğimi çekiştirirken, Leyla’nın ya şu kolonun yanında duran sapla, ya da bölümden arkadaşı şu 2 mühendis heriften biriyle olacağına dair tek kişilik iddaya girerken, koluma yapışan buz gibi elle kendime geldim.

-Sana bir içki ısmarlamama ne dersin güzelim?

-Tabii, bu gece eve yalnız dönecek olmana içebiliriz beraber.

Nasıl oluyor da bitmek tükenmek bilmeyen bir hırsla her gece aynı kurları başka kadınlara yapmaktan vazgeçmiyorlardı bunlar bilmiyorum. Ve nasıl oluyor da bizimkiler mutlaka bu kurlardan birine kapılıp ucuz numaralarla âşık olduklarını sanıyorlardı bilmiyorum. İçkimi kendim aldıktan sonra masanın Leyla’dan en uzak köşesine oturdum. Ve dediklerimin nasıl da bir bir doğru çıktığına şahit olmaya başladım. Kolondaki sap, Leyla’nın seneler önce yattığı adamlardan biriydi, şu an ona doğru eğilmiş muhtemelen onu nerden tanıdığına dair zırvalar sıralıyordu. Bu sırada mühendis grubu vizite kuyruğunda bekler gibi Leyla’yı süzüyordu. Eğlencem bölünmesin diye Leyla’yla göz göze gelmemeye çalışırken, çok geçmeden telefonuma gelen mesajda malum soru gelmişti:

“Bana bir şey söyle ne yapayım akşam bir şeyler yapar mıyız yoksa birini eve çağırayım mı?’

Leyla’yı tüm olanlardan sıyırmaktan o kadar yorulmuştum ki, biraz da kendi isteklerim etrafında oyunu yönetmeye karar vermek iki tekila içmeme kalmıştı. Mesajı görmezden gelerek tekrar bara doğru yönelirken, Leyla’nın kulağına eğilerek,

-Birazdan sizin bölümdeki şu çocuk da gelecek yanına. Konserden sonra hepsini eve çağır, çıkışta görüşelim de, hallederiz.

Son dört şarkı dedim kendi kendime. Sahne ışıkları altında parlayamayacak kadar pis oyunlara alet olmaktan kendimi çekeli beş sene olmuştu; yine aynı sahnede, tarlanın ortasında kalan tavuk değil de, atmaca kılığına bürünmeye karar vermem üç dakika yirmi saniyemi almıştı. Son dört şarkı, sonrası kaos olacaktı.

Haz.

16 Nisan 2011 Cumartesi

Ayrılıklar da sevişmeye dahil...

Tanrı ışık olsun dedi... Ve ışık gözlerime tecavüz etmeye başladı, kaçınılmaz ve tadını çıkartmaya çalışıyorum. Ucuz barların ucuz grupları, pop dinleyen "metal"cileri, kusturmaya programlı içkileri, ergen tripli kadınları mahkum kaldığım hapishanenin demirbaşları. Çalan grup bir çuval dişi patates, en irisi solist onla da kurabileceğim göz temasıyla aramda koca bir kolon var... göremiyorum. Neden ona bakmaya çalışıyorum? Ben de bilmiyorum ama suç ne kolonda ne patateste ne de ışıkta... Üşenenin çocuğu olmaz değil mi! Kalktım ve dans eden kalabalığın içine karıştım. Karıştım dediysem de mecaz. İstesem de karışamam, yan yana ama ayrıyız. Su ve yağ gibi. Dans pistinin kenarındaki kolona yaslanıp iri patatesi izlemek kafi. Neden o? Etrafta kimse yok mu?
İçtikten sonra içlerindeki gizli gayi otlanmaya salan tüm inekler etrafımda çadır kurmuş, s.kilecek kurban arıyorlar. Kazan hazır, su hazır, hatta su fazlasıyla kaynamış bile. Kurbanı buldukları gibi... Şu an hatırladıkları tek şey muhtelif mühendisliklerin a.sız bölümlerinde öğrendikleri pistonlar ve birazdan uygulamalı sürtünme deneyi yapacaklar. Biliyorum. Ancak ortamın sürtünmesiz olduğunu anlayan, pistonu toplayıp kaçacak, kaçmayan şansını deneyip tokadı yiyecek. Ama ergen tripli kadınlardan bir farkları var onlar kadınsız da mutlu olabiliyorlar. Onlar ki kadınsız eğlenme sanatlarının Cristoph Colomb'ları, bira üstüne tekila, vodka-redbull, "oğlum bu hatuna nasıl çakılır var yaa!" Özeniyor muyum ne?.. Her geldiklerinde kadınsız dönseler de onlar mutlu, her geldiğimde bir hatun götürsem de ben mutsuz. Kâr-zarar hesabında hep benden bir adım öndeler... Hâlâ pistteyim ancak tek kıpırdayan organım gözlerim. Yüksek ses ortamı salladıkça, sırtımı yasladığım kolon benden iyi dans edecek...
Bara gittim;
-Her zamankinden,
-"Her zamanki neydi beyefendi?"
-Satsuma-elma suyu
Bu talebi gittiğim her yerde iletirim "her zamankinden!" garson ne derece yavşak, ipucu verir. Yanlış anlaşılmasın sadece barda da değil. Her yerde. Garson olmasının bir önemi yok, balıkçı da olsa aynısını yapardım. Yavşakları sevmiyorum, çünkü bahşiş vermek adetimdir ve hatırlanmak istemem. Zaten aynı yerlere sık gitmeyi sevmediğimden kimse hatırlamaz. Hatırlayan çıkarsa da bir daha gitmem zaten. Kimisi yavşağa verir bahşişi, hatırlayana verir. Ben öyle değilim... Bar taburesine oturdum, kolumu bara yaslayarak arkamı dönüp sahneye baktım. Patates aynı patates, sanki içtikçe güzelleşecekmiş gibi. Neden ona bakıyorum? Neden buradayım bugün?.. Hatırladım, evet sevgilimle kavga etmiştim...
-"Pardon! Ateşinizi alabilir miyim?"
-Bilmem alabilir misiniz?
-" Çakmak diyorum"
-Ben de!
-"Anlaşamayacağız galiba, neyse..."
-Denedik mi?
-"Deli mi ne!"
Bluzu kırmızı eteği dar siyah, yüzü mor gitti haspam, neyse...
Sevgilim diyordum, kavga etmiştim. Beş ya da altıncı günümüzdü bugün, insan sık ayrılınca eski sevgilisi çok oluyor, her gün biri arasa bir diğerinden ayrılmak zorunda kalıyorsun. Malum sorular, ucu bucağı olmayan başladı mı bitmeyen sorular... "Ne kadar çıkmıştınız," "önemli miydi senin için," diye başlayıp; "bak ben farklıyım" diye devam eden ve ayrılıkla biten konuşmaların vazgeçilmezi... Sıkıldım artık soru geldi mi direk ayrılıyorum, bir ay sonra o da "eski sevgili" rehberimde yerini alıyor. Bir gece bir telefon geliyor ve ben "eski sevgilimle" konuşup "yeni sevgili"mden gelecek ilk soruyu bekleyip cevaplamadan evden çıkıyorum. İşte kavga ettim dediğim de bu. Artık benim için kavga eşittir ayrılık o ayrı. Kışları iki aya kadar çıkabilen ilişkilerim, baharları bir-iki hafta, yazları bir bilemedin iki geceye kadar düşüyor. Ben tek gecelik ilişkilerime bile aşkım derim, maksat öyleymiş gibi hatırlasın eski sevgilisi yerine koysun da tekrar arasın. Ama bu soğuk kış akşamında bu telefonu beklemiyordum, hem de bari aradın buluşalım de! "Kırmızı kazağım sen de mi?" deme. Hayır bende olsaydı iyiydi, buluşalım demese bile kazağı götürürdüm, bir şişe şarabın gücünü kullanıp kaleyi yoklardım. Aksilik işte. Bir ay on gün ömür biçmiştim bu seferkine, erken bitti. Neyse şu an buradayım bunlara takılmam saçma.
Herkes pistte dans ettiği için kolonu kimse kapmamış, yerim duruyor. Yaslandım ve sigaramı yaktım. Sahneye baktım, solist aynı şevkle şarkısını söylüyor, güzel de söylüyor, ama hâlâ patates. İyi dans etse çekilebilir, ama güzel sesin şu an aradığım bir kriter olduğunu sanmıyorum. Peki ama neden bakıyorum o zaman?.. Neyse, bazen bünye otomatik pilota alır, beğenmeyeceğin bir şeyi beğenirsin, bu konuda bedenime güveniyorum, patates diyorsa patates olacak!.. Grubun ara vermesini bekledim. Yirmi dakika kadar sonra tüm üyeleri kadın grup yuvarlak masada toplandı.

Yanlarına yanaştım,
-Size bir içki ısmarlaya bilir miyim
-"Konsomatrise mi benziyorum". (Yok konsomatris olsan emin ol aç kalırdın!)
-Sanmam, ama emin de değilim zira, hiç konsomatris görmedim. (Vesikalı Yarim'de Türkan Şoray'ı saymazsak)
-"Haha! İlk defa biri estağfurullah demedi, sizi bir yerden tanıyor muyum?"
-Buraya pek gelmem,
-Yok, yok üniversiteden... U. sen misin? İnanmıyorum gerçekten sensin!

İyi ki garson değil bahşişi kaçırmıştı. Ama ben de hatırladım, Leyla. Sekiz sene kadar önce bahar şenliklerinde tanışmıştım, yatmıştım. iki hafta sonra malum soruları sormuştu. Sonra bir daha aramdı, o zamanlar aşkım deme alışkanlığım yokmuş galiba. Güzel hatundu o zamanlar, mühendislik birinci sınıf... A.sız bölümün her erkeğe düşen iki yüz elli gramında payı olan takdir edilesi kadınlarından biri.
-Evet, sen de Leyla'sın değil mi? Nerede tanışmıştık kongrede falan mı? (bilmiyor gibi yapmam lazımdı)
-Yok bahar şenliklerindeydi, neyse geçmiş zaman... Sahneye çıkacağız şimdi çıkışta görüşelim.
Cümlesini tam bitirmişti ki pistteki dallama mühendislerden üçü yanımızda biti verdi. Leyla'ya ayak üstü selam verdiler, komiktir Leyla da karşılık verdi. Hayranları herhalde...

U.