9 Kasım 2011 Çarşamba
Acı Yok
29 Ağustos 2011 Pazartesi
Ankara'ya güz geliyor ve ben gene göreceğim!
Ankara’ya güz gelecek ve ben gene dördüncü sınıf olacağım… Gerçi Ankara’da iki mevsim olduğundan bir “güz dönemi”ni daha burada yaşayacak olmama takmıyorum. Tekrar dördüncü sınıf olmama da takmıyorum aslında, soru sorana cevap çok… “Ya işte tez yazıyorum falan uzuyor tabii ister istemez,” diyebiliyorsun, ayrıca teknik olarak sınıfta kalmış da sayılmıyorsun daha üst bir sınıf var mı? Yok.
-“Sizin oğlan dörde geçebildi mi?”
-“Tabii canım geçen sene geçti. ” Havalı bile hatta…
Ama işte asıl sorun başka: Hayatımdan lisans eğitimini çıkarttığımda ne yaparım sorusuna “yüksek lisans yaparım”dan başka cevaplar bulmanın vakti geldi. Anlayış abidesi bile olsalar ebeveynler dürtüyor artık,
“Maaşı ne kadarmış bu yüksek lisansın, o kadar okudun (gülme efekti!)”,
diye entelektüel komiklik şakalar gelmeye başladı (ulan cidden maaş verseler ne süper olurdu ama haa).Ek olarak üzerimde çok büyük bir facebook baskısı var, öyle ki Ortadoğu ve Balkanların en elit ebeveynleri, akrabaları, komşularından bir baskı timi kurulsa bu kadar etkili bir birlik olamazlar her halde. Ben hâlâ bayramlarda Ankara-İzmir güzergâhı üzerinden gelirken mecburi olarak Afyon’da durup boyun tutulması çekerken, millet Los Angeles üzerinden non-stop gelip cetlek (jetlag) falan oluyor. Amsterdam’da master yapıyor, İsveç’te evleniyor, Canada’da çalışıyor falan… Var bunlar cidden gerçek, Sims’e falan sarmadım yani… Bunları da “üzülün! Bakın ne kadar hödüğüz biz diye söylemiyorum, nerde yanlış yaptık anasını satayım onu bulalım istiyorum panpalar. Sizleri brain storming’e davet ediyorum, kıralım şeytanın bacağını…
Bir yaz daha bitiyor ve güz dönemi geliyor… Bu sezon okulda büyük yenilikler var, İnkılap hocası yok misal (daha büyük ne olabilir ki ), sonra babam benle aynı dersleri alacak okulda falan fişman… Çok uzatmadan da ekliyor ve bitiriyorum Fenevbahçeli Süper Lig’le beraber Garp mukallitleri de sezonu açıyor…
22 Mayıs 2011 Pazar
Ayrılıklar da sevişmeye dahil (4)
Şu ömür törpüsü barın arkasında geçirdiğim, birbirinin kopyası onlarca günden biri yine… Sahnede, kadın rugby oyuncularından oluşan grubun, uğultudan ibaret müziği; tavanda, sağlıklı bir insanı epilepsi krizine sokabilecek kadar rahatsızlık verici ışıklandırma; pistte ise, birbirine karışan onlarca ucuz parfüm-deodorant- ter-sigara kokusu ve tabii ki tüm diskoların vazgeçilmezi; ritm duygusundan nasibini almamış, yalnızca şuursuzca salınarak, dans edebildiklerini sanan kadınlar ve ortaokul yıllarından kalma fizik bilgileriyle, "sürtünme önemsenmeksizin”, zıt kutupların aslında birbirlerini çekmeyi bırak, yapışık bile durabileceğine inancı sonsuz olan erkekler…Bar çalışanları için, her allahın günü bu cehenneme katlanabilmenin iki püf noktası var: Birincisi, tahmin edebileceğiniz üzere, alkol; ikincisi ise, bu kalabalığı, bir belgesel seyircisi duyarsızlığıyla izleyebilme yetisi.
Belgeselin bilmemkaçıncı tekrarını izlediğimden, birçok bölümü belleğime kazınmış durumda artık. Öyle ki; aforizmik cümlelerle karşısındaki kadını etkilemeye çalışan, ona bir kahve teklif eden, bir içki teklif eden, dans etmeyi teklif eden, yatmayı teklif eden, ısrar eden, taciz eden, küfür eden, kavga eden… erkeklerin ve erkeğin teklifini kabul eden, reddeden, aynı teklifleri başkasına eden, kıskançlık eden, dedikodu eden… kadınların tamamına başarıyla dublaj yapabilirim. Hatta; reddedilme, terk edilme, taciz edilme, kapı dışarı edilme gibi tehlikeli sahnelerde dublör olarak bile kullanılabilirim.
Bu gece de yine belgeselin, aşina olduğum bölümlerinden birini seyre dalmışken, üçlü bir erkek grubunun sorusuyla, belgesel keyfime ara veriyorum:
- Bakar mısınız? Bu grup hangi günler çıkıyor acaba?
Boşluğuma geliyor, “Bu grup sizinle hiçbir gün çıkmıyor, çıkmayacak.” demek geliyor içimden; “Salı günleri beyefendi “ diyorum onun yerine. Teşekkür ediyorlar, rica ediyorum, ediyorum etmesine de, salladım mı acaba? Salı mıydı bugün? Ayın kaçı peki? Patrondan gizli yuvarladığım votkalardan olacak, cevaptan emin olamıyorum. Bu sırada, gayri ihtiyari, elim pantolonumun kıç cebine gidiyor; cüzdanımın ağırlığından, maaş gününe ne kadar kaldığını kestirmeye çalışırken yakalıyorum kendimi. Acınacak durumdayım, cüzdanım kadar olmasa da…
Kendime acımaya fırsat bulamadan, fazlaca Hollywood filmi izlemiş bir züppe bara yanaşıyor. Oh, neyse ki beterin beteri var. Etrafa, kasıntıyla, şöyle bir göz gezdirip,, “her zamankinden” istiyor. “Ben de, daha ben çağırmaya bile fırsat bulamadan, sert bir frenle önümde duruveren taksi, öndeki aracı takip etsin istiyorum ama olmuyor be canım” diyemiyorum tabii. Sesimi biraz yükselterek “Her zamanki neydi beyefendi” diye soruyorum onun yerine, “Satsuma-elma suyu” diyor. Ulan, tanımam etmem, nereden hatırlayayım senin satsumanı ben? Allahtan, eliyle “üstü kalsın” hareketi yapıyor da, bahşişin verdiği sıcaklıkla hemencecik sakinleşiyorum. Züppe de, özgüveni zerre sarsılmadan, içkisini döke saça kalabalığa karışıyor. Barın üzerini temizlemeye girişmişken, üçlü erkek grubuna sonradan eklenen yancıyla göz göze geliyoruz, bir bira istiyor. İçim yanıyor böylelerini görünce. Kadınlara karşı, sürü halinde avlanarak başarılı olunamayacağını öğrenememişler demek henüz. Önümüzdeki bölümlere artık…Devam etmekte olan bölümde ise; rugbyciler müziğe ara vermiş (uğultunun kesilmesinden anlamalıydım), onları bekleyen masaya doğru, ağır hareketlerle ilerliyorlar. Bu kısa yolculuk sırasında, yanlarından geçtikleri masalara, yani potansiyel hedeflerine göz kestirmeyi de ihmal etmiyorlar tabii. Sigara molaları, bu tür başarısız gruplar için, hayati önem taşır. Tamamen kadınlardan oluşan grup, her birine üçer dörder erkek düşecek kadar bir kalabalığı masanın etrafına toplayabildiğinde, gerekli “ego” dolumunu gerçekleştirmiş ve tekrar sahneye çıkmaya hazırdır artık. Zaten, başka türlü bu ses ve görüntü kirliliğine –kendilerinden kaynaklanıyor olsa bile- her hafta dayanabilmeleri mümkün olmazdı.
Paranın ve erkeğin, “akmasa da damlıyor” oluşu, grubun müzik hayatına devam etmesi için yeterli bir sebep ve bu hafta da işleri oldukça iyi görünüyor. Özellikle de Leyla’nın keyfine diyecek yok. Etrafına şuh kahkahalar savurarak; bu gece, çevresini saran erkek grubundan, onunla yatmaya hak kazanacak şanslı erkeği belirlemeye çalışıyor. Leyla’nın bu konulardaki en büyük yardımcısı ve aynı zamanda grubun en eli yüzü -en azından bacakları- düzgün elemanı Gizem ise; ne masayla ne de Leyla’yla ilgileniyor gibi duruyor. Sinirli adımlarla bara doğru yöneldiğini fark ettiğimde, geç kaldığımı anlıyorum.
- Ne bakıyorsun öyle aval aval?
Şu barın arkasında geçirdiğim sürede öğrendiğim bir şey varsa, o da sinirli kadınlara hiç mi hiç bulaşmaman gerektiğidir; hele ki Gizem’e… Soğuk bir yerden çıkıp da aynaya baktığımda; yüzümde ilk kızaran yerin, geçen yıl Gizem’in, Leyla’yla yattığımı öğrendiğinde attığı tokatın izi olduğuna yemin edebilirim.
Barmenlikteki ikinci ayımdı, öğrencilik dönemi yeni bitmiş her insan gibi, derin bir boşlukta süzülüyordum. Günler süren kafa patlatma seanslarından, fikir alışverişlerinden sonra; askerlikten de kaçarım umuduyla, bir sene barmenlik yapıp para biriktirerek, sevgilimle Fransa’da işletme masterı yapmaya karar vermiştik, tüm planlarımız hazırdı. Öğrencilik dönemimde de ara ara barmenlik ve garsonluk yaptığım için, işe alışmam zor olmadı.
Haftanın 6 günü çalışıyor, iyi para kazanıyordum.
Üç yıldır birlikte olduğum ve hayatımın geri kalan tüm üç yıllarını beraber geçirmek istediğim, dünyalar güzeli bir sevgilim vardı. Dünyalar güzeli; bir vakıftan burs kazandığını, Fransa’ya hemen gitmek istediğini, hayatın bir yıl beklemek için çok kısa olduğunu söyleyene kadar da her şey planladığımız gibi gidiyordu. Oysa ki daha iki ay önce; hayatın yeterince uzun olduğunu, nasıl olsa bu bir yılı da beraber geçireceğimizi, beklemenin sorun olmayacağını söylemişti. Hay allah! Hayatın bir anda kısalacağını öngörememiştik demek! Ama kısalmıştı işte, beklemeye gelmezdi. Canımın içi, yalan söyleyecek değildi ya? Kısa diyordu, o halde kısaydı. Tabii bu hayret verici durumu ilk öğrendiğimde, bu kadar sakin karşılayamamıştım. 3 yıllık ilişkimizdeki ilk ve tek gerçek kavgayı o gece yaşadık. Benim anlayışlı sevgilim; kavgayı, tatil günüme denk getirmişti. Barda kavga ediyor olsak; kırıp döktüklerimiz, iki aylık maaşıma ve de işime mal olabilirdi. Neyse, kavgayı barda etmemiş olsak bile; bir sonraki durak kesinlikle orası olacaktı. Barda birbiri ardına yuvarladığım bira-tekila combolarıyla, terk edilmişliğin verdiği isyan etme, kabuk değiştirme arzusu; barmenliğe başladığımdan beri bana kur yapmaktan bıkmayan Leyla’nın yatağına kadar itmişti beni. Ertesi gün ise, bu barın arkasında, gerçek anlamda hayatımın tokadını yemiştim işte.Sonraki günlerde, Leyla’ya elimi dahi sürmemiş olsam da, Gizem’in bana kızgınlığı, bir nebze olsun geçmiş değil. Neden bu kadar abartıyor anlamıyorum ki… Alt tarafı, Leyla’nın yattığı yüzlerce erkekten biriyim sonuçta; nedir bu saldırganlık?..
5 Mayıs 2011 Perşembe
Ayrılıklar da sevişmeye dahil (3)
İşte Leyla. 12 senedir ne zaman bir erkeği tavlamaya kalksa hep aynı cümleyi kurarak başlıyor konuşmaya. Bense suratımda her zaman arkadaşını destekleyen şapşal bir sırıtışla, kafamı 60 derece sağa eğerek onu onaylar sesler çıkartıyorum. Aramızda samimiyetin vermiş olduğu kaşarlanmış muhabbette çok alışmıştım. Sırf bu yüzden sahneye çıkmadan önce gözüne kestirdiği adamlarla sahnedeyken ve sahneden indikten sonra göz göze geldiği adamların kesişim kümesinin ertesi sabaha bana getirisi bolca gözyaşı olmasına ses çıkarta mıyordum. Leyla’yı cool kaşar sananların algısını hiçbir gece etkilemiyorum; adamlar eve geliyor, adamlarla yatağa giriliyor ve adamlar gidiyor. Leyla öğlene doğru -eğer yalnızsam- tek kişilik yatağımın yumuşak yorganını kaldırarak yanıma giriveriyor, gelsin pişmanlık sözleri, gelsin kırık kalbin getirisi akşamdan kalma makyajın yastığıma akan gözyaşları. Eğer geceyi onun gibi yalnız geçirmediysem, kıskançlık krizlerine eşlik eden can hıraş kapı vurmaları başlıyordu.

Bu gecenin de hiçbir geceden farkı yoktu. Şu grubu kurarken kaliteli müzik çizgisinden şaşmamaya söz vermiş bir avuç kız kurusuyken az sonra sahnede Lady Gaga coverlarıyla çok eğleniyormuş gibi yapıp görsele hitap edemeyen vücutlarımızla salınacaktık. Açıkçası sahne üzerinde ne kadar berbat göründüğümüzün bilincinde olan tek grup üyesiydim. Bassçımız doğuştan turuncu saçları ve orantısız uzun vücuduyla havuca benziyordu. Bateristimiz sürekli kızaran yanaklarıyla oturduğunda iyice görülmeyecek hale gelerek ezilmiş bir domatese benziyordu. Leyla için diyecek bir şeyim yok, 12 sene diyerek her kaprisi olduğu gibi fiziksel kusurlarını da kalbime gömüyordum. Benimse şunların arasında talan edilmiş bir tarlaya yanlışlıkla girmiş bir tavuktan farkım yoktu. Tek avantajım düzgün bacaklarımdı; onları da reklam olsun diye giydiğim şekilsiz mini eteklerimle sergilerken, korkunç coverlarla kendilerinden geçen Ankara kırsalında üniversiteli arkadaşlarımıza eğleniyormuş gibi yapmak zorunda kalıyordum.
Ara verdiğimiz an her zaman olduğu gibi masanın etrafına dolduracak dallamalardan uzak durmak için bara kaçarken ekürim telaşlanmıştı:
-Ya nereye niye?
-Bir şey yok Leyla, takılın siz, geliyorum birazdan.
Çünkü benden onay almadan eve adam atamıyordu. Kontrol mekanizması koltuğuna bundan 4 sene önce, yine bir akşamdan kalma anında ben bunları hak edecek ne yaptım dediğinde, verdiğim bir buçuk saatlik demeç sonrasında oturmuştum.
-Ya bana bunu nasıl yapar, nasıl? (Gören de seni gırtlakladı sanacak.) Nasıl çöpe atar aramızdakileri basit bir kadın için? (Aranızdaki 2 gecelik seks değil miydi?) Benim ondan neyim eksik söylesene? (Vücut ölçülerin) Arayayım değil mi? (Ara canım ara.) Bence hala bitmedi aramızdaki şey.
-Leylacığım aranızdaki şeyin başka kadınlar olduğunu kabul etmezsen daha çok hak etmediğini düşündüğün aldatmalar yaşayacaksın. Ben sana ne dersem diyeyim yarın o çocuğu arayıp ‘Küpelerim sende mi kalmış Burak?’ diyeceksin. Dinlen biraz, kendine gel, al şu kitabı oku ve artık hiçbirimizin hak etmediği bir hayatı yaşadığını kabullen.
Demez olaydım. 4 senedir ayrı olsak da her gece yapayım mı, gideyim mi, gelsin mi, vereyim diye sormaktan iliğimi kemiğimi kurutmuştu. Yetmezmiş gibi kendi aşk hayatım da Leyla yüzünden sekteye uğruyordu. Hoş; zaten oldum olası 1 seneyi aşan ilişkiler yaşayamayan bir kadındım. Tek günlük ilişkiler için üzülemeyecek kadar da bencildim; tek kişilik yatağım bunu en büyük göstergesiydi, tabii anlayana.
Bizimkiler masanın etrafına oturmuş, egolarını biraz daha tatmin etmek için en şuh kahkahalarıyla slim sigaralarını dudaklarında bekletiyorlardı. Klasik cilve: Sigarayı ağır hareketlerle paketten çıkart, akşam kim bilir neleri öpecek olan o iki dudağının arasına yerleştir ve muhtemelen atsız olan tek gecelik prenslerini beklemeye başla. ÇAT. Çakmaklar bizimkilerini etrafında dönerken uzaktan her birine küfürler sallayarak eteğimi çekiştirirken, Leyla’nın ya şu kolonun yanında duran sapla, ya da bölümden arkadaşı şu 2 mühendis heriften biriyle olacağına dair tek kişilik iddaya girerken, koluma yapışan buz gibi elle kendime geldim.
-Sana bir içki ısmarlamama ne dersin güzelim?
-Tabii, bu gece eve yalnız dönecek olmana içebiliriz beraber.
Nasıl oluyor da bitmek tükenmek bilmeyen bir hırsla her gece aynı kurları başka kadınlara yapmaktan vazgeçmiyorlardı bunlar bilmiyorum. Ve nasıl oluyor da bizimkiler mutlaka bu kurlardan birine kapılıp ucuz numaralarla âşık olduklarını sanıyorlardı bilmiyorum. İçkimi kendim aldıktan sonra masanın Leyla’dan en uzak köşesine oturdum. Ve dediklerimin nasıl da bir bir doğru çıktığına şahit olmaya başladım. Kolondaki sap, Leyla’nın seneler önce yattığı adamlardan biriydi, şu an ona doğru eğilmiş muhtemelen onu nerden tanıdığına dair zırvalar sıralıyordu. Bu sırada mühendis grubu vizite kuyruğunda bekler gibi Leyla’yı süzüyordu. Eğlencem bölünmesin diye Leyla’yla göz göze gelmemeye çalışırken, çok geçmeden telefonuma gelen mesajda malum soru gelmişti:
“Bana bir şey söyle ne yapayım akşam bir şeyler yapar mıyız yoksa birini eve çağırayım mı?’
Leyla’yı tüm olanlardan sıyırmaktan o kadar yorulmuştum ki, biraz da kendi isteklerim etrafında oyunu yönetmeye karar vermek iki tekila içmeme kalmıştı. Mesajı görmezden gelerek tekrar bara doğru yönelirken, Leyla’nın kulağına eğilerek,
-Birazdan sizin bölümdeki şu çocuk da gelecek yanına. Konserden sonra hepsini eve çağır, çıkışta görüşelim de, hallederiz.
Son dört şarkı dedim kendi kendime. Sahne ışıkları altında parlayamayacak kadar pis oyunlara alet olmaktan kendimi çekeli beş sene olmuştu; yine aynı sahnede, tarlanın ortasında kalan tavuk değil de, atmaca kılığına bürünmeye karar vermem üç dakika yirmi saniyemi almıştı. Son dört şarkı, sonrası kaos olacaktı.
Haz.
16 Nisan 2011 Cumartesi
Ayrılıklar da sevişmeye dahil...
Tanrı ışık olsun dedi... Ve ışık gözlerime tecavüz etmeye başladı, kaçınılmaz ve tadını çıkartmaya çalışıyorum. Ucuz barların ucuz grupları, pop dinleyen "metal"cileri, kusturmaya programlı içkileri, ergen tripli kadınları mahkum kaldığım hapishanenin demirbaşları. Çalan grup bir çuval dişi patates, en irisi solist onla da kurabileceğim göz temasıyla aramda koca bir kolon var... göremiyorum. Neden ona bakmaya çalışıyorum? Ben de bilmiyorum ama suç ne kolonda ne patateste ne de ışıkta... Üşenenin çocuğu olmaz değil mi! Kalktım ve dans eden kalabalığın içine karıştım. Karıştım dediysem de mecaz. İstesem de karışamam, yan yana ama ayrıyız. Su ve yağ gibi. Dans pistinin kenarındaki kolona yaslanıp iri patatesi izlemek kafi. Neden o? Etrafta kimse yok mu?İçtikten sonra içlerindeki gizli gayi otlanmaya salan tüm inekler etrafımda çadır kurmuş, s.kilecek kurban arıyorlar. Kazan hazır, su hazır, hatta su fazlasıyla kaynamış bile. Kurbanı buldukları gibi... Şu an hatırladıkları tek şey muhtelif mühendisliklerin a.sız bölümlerinde öğrendikleri pistonlar ve birazdan uygulamalı sürtünme deneyi yapacaklar. Biliyorum. Ancak ortamın sürtünmesiz olduğunu anlayan, pistonu toplayıp kaçacak, kaçmayan şansını deneyip tokadı yiyecek. Ama ergen tripli kadınlardan bir farkları var onlar kadınsız da mutlu olabiliyorlar. Onlar ki kadınsız eğlenme sanatlarının Cristoph Colomb'ları, bira üstüne tekila, vodka-redbull, "oğlum bu hatuna nasıl çakılır var yaa!" Özeniyor muyum ne?.. Her geldiklerinde kadınsız dönseler de onlar mutlu, her geldiğimde bir hatun götürsem de ben mutsuz. Kâr-zarar hesabında hep benden bir adım öndeler... Hâlâ pistteyim ancak tek kıpırdayan organım gözlerim. Yüksek ses ortamı salladıkça, sırtımı yasladığım kolon benden iyi dans edecek...
Bara gittim;
-Her zamankinden,
-"Her zamanki neydi beyefendi?"
-Satsuma-elma suyu
Bu talebi gittiğim her yerde iletirim "her zamankinden!" garson ne derece yavşak, ipucu verir. Yanlış anlaşılmasın sadece barda da değil. Her yerde. Garson olmasının bir önemi yok, balıkçı da olsa aynısını yapardım. Yavşakları sevmiyorum, çünkü bahşiş vermek adetimdir ve hatırlanmak istemem. Zaten aynı yerlere sık gitmeyi sevmediğimden kimse hatırlamaz. Hatırlayan çıkarsa da bir daha gitmem zaten. Kimisi yavşağa verir bahşişi, hatırlayana verir. Ben öyle değilim... Bar taburesine oturdum, kolumu bara yaslayarak arkamı dönüp sahneye baktım. Patates aynı patates, sanki içtikçe güzelleşecekmiş gibi. Neden ona bakıyorum? Neden buradayım bugün?.. Hatırladım, evet sevgilimle kavga etmiştim...
-"Pardon! Ateşinizi alabilir miyim?"
-Bilmem alabilir misiniz?
-" Çakmak diyorum"
-Ben de!
-"Anlaşamayacağız galiba, neyse..."
-Denedik mi?
-"Deli mi ne!"
Bluzu kırmızı eteği dar siyah, yüzü mor gitti haspam, neyse...
Sevgilim diyordum, kavga etmiştim. Beş ya da altıncı günümüzdü bugün, insan sık ayrılınca eski sevgilisi çok oluyor, her gün biri arasa bir diğerinden ayrılmak zorunda kalıyorsun. Malum sorular, ucu bucağı olmayan başladı mı bitmeyen sorular... "Ne kadar çıkmıştınız," "önemli miydi senin için," diye başlayıp; "bak ben farklıyım" diye devam eden ve ayrılıkla biten konuşmaların vazgeçilmezi... Sıkıldım artık soru geldi mi direk ayrılıyorum, bir ay sonra o da "eski sevgili" rehberimde yerini alıyor. Bir gece bir telefon geliyor ve ben "eski sevgilimle" konuşup "yeni sevgili"mden gelecek ilk soruyu bekleyip cevaplamadan evden çıkıyorum. İşte kavga ettim dediğim de bu. Artık benim için kavga eşittir ayrılık o ayrı. Kışları iki aya kadar çıkabilen ilişkilerim, baharları bir-iki hafta, yazları bir bilemedin iki geceye kadar düşüyor. Ben tek gecelik ilişkilerime bile aşkım derim, maksat öyleymiş gibi hatırlasın eski sevgilisi yerine koysun da tekrar arasın. Ama bu soğuk kış akşamında bu telefonu beklemiyordum, hem de bari aradın buluşalım de! "Kırmızı kazağım sen de mi?" deme. Hayır bende olsaydı iyiydi, buluşalım demese bile kazağı götürürdüm, bir şişe şarabın gücünü kullanıp kaleyi yoklardım. Aksilik işte. Bir ay on gün ömür biçmiştim bu seferkine, erken bitti. Neyse şu an buradayım bunlara takılmam saçma.Herkes pistte dans ettiği için kolonu kimse kapmamış, yerim duruyor. Yaslandım ve sigaramı yaktım. Sahneye baktım, solist aynı şevkle şarkısını söylüyor, güzel de söylüyor, ama hâlâ patates. İyi dans etse çekilebilir, ama güzel sesin şu an aradığım bir kriter olduğunu sanmıyorum. Peki ama neden bakıyorum o zaman?.. Neyse, bazen bünye otomatik pilota alır, beğenmeyeceğin bir şeyi beğenirsin, bu konuda bedenime güveniyorum, patates diyorsa patates olacak!.. Grubun ara vermesini bekledim. Yirmi dakika kadar sonra tüm üyeleri kadın grup yuvarlak masada toplandı.
Yanlarına yanaştım,
-Size bir içki ısmarlaya bilir miyim
-"Konsomatrise mi benziyorum". (Yok konsomatris olsan emin ol aç kalırdın!)
-Sanmam, ama emin de değilim zira, hiç konsomatris görmedim. (Vesikalı Yarim'de Türkan Şoray'ı saymazsak)
-"Haha! İlk defa biri estağfurullah demedi, sizi bir yerden tanıyor muyum?"
-Buraya pek gelmem,
-Yok, yok üniversiteden... U. sen misin? İnanmıyorum gerçekten sensin!
İyi ki garson değil bahşişi kaçırmıştı. Ama ben de hatırladım, Leyla. Sekiz sene kadar önce bahar şenliklerinde tanışmıştım, yatmıştım. iki hafta sonra malum soruları sormuştu. Sonra bir daha aramdı, o zamanlar aşkım deme alışkanlığım yokmuş galiba. Güzel hatundu o zamanlar, mühendislik birinci sınıf... A.sız bölümün her erkeğe düşen iki yüz elli gramında payı olan takdir edilesi kadınlarından biri.-Evet, sen de Leyla'sın değil mi? Nerede tanışmıştık kongrede falan mı? (bilmiyor gibi yapmam lazımdı)
-Yok bahar şenliklerindeydi, neyse geçmiş zaman... Sahneye çıkacağız şimdi çıkışta görüşelim.
Cümlesini tam bitirmişti ki pistteki dallama mühendislerden üçü yanımızda biti verdi. Leyla'ya ayak üstü selam verdiler, komiktir Leyla da karşılık verdi. Hayranları herhalde...
U.
9 Mart 2011 Çarşamba
Cenabet Mabedi "Duş".

Geçenlerde Cansu hasta olup yataklara düşmüştü, zira ben de hastalanınca çekilmez nazlarla yüklenen bir insan olduğumdan bir eve iki hasta çok deyip hasta olmamak için elimden geleni ardıma koymamaya karar kılmıştım. Önlemlerin başında ajandamdaki duş alma bölümlerini olabildiğince ileri tarihlere ertelemek vardı. Zaten başka da önlem almadım -bu sebeple sonra ben de hasta oldum-. Gariptir ki duşun hayatımdaki çok farklı dönemlerde çok enteresan yerleri var. Sevip-Sevmeme arasında gidip gelen dönemlerde hep ona kafa yordum, onla ilgili bir yorumum oldu.
Gayet ılıman iklimli şehirlerimizden biri olan İzmir'de yaşıyorduk ancak her ne kadar İzmir'de olsak da, evimizin sıcağı soğuğa çeviren bir ters "igloo" etkisi vardı. Sobalı oda ile evin geri kalan kısımları arasında resmen iklim değişiyordu. Birkaç onyıl önce yaşasaydım Tezer Özlü'den önce Çocukluğumun Soğuk Gecelerini ben yazardım o derece! Duşun o dönem bana hiçbir artısı olmadığı gibi sıcak-soğuk etkisinden sürekli hasta geziyorum. En nefret ettiğim şey annemin dinmek bilmeyen "haydi banyoyaaa,"larıydı. Ne kadar beklersem kafamdan aşağı boca edilecek suyun sıcaklığı kaynama derecesine o kadar yaklaşıyordu. Siz olsanız sever miydiniz?
Duşu hâlâ sevmiyorum bir sonraki döneme kadar da bu böyle devam edecek. Hastalıktan kaçınmak için değil üşendiğim için erteliyorum. Dili olsa da konuşsa kahrımı çok çekti bilmem mi, ama olmayınca olmuyor ne diyeyim.24 Şubat 2011 Perşembe
Kendininkinden farklı bir dünyada geçsin o günler diye...
“Olmuştu bir kere. Maria’ya söylese miydi? Kendi ruhunu ilgilendiren bir meseleydi. Aslında ona iyilik etmişti söylemeyerek –o ve dua tespihi; duaları, buyrukları ve tiryakiliği. Sormuş olsaydı, yalan söylerdi. Ama sormamıştı. Bir kedi gibi yırtmıştı yüzünü. Zina yapma. Peh. Dul sorumluydu her şeyden. O, Dul’un kurbanıydı. Dul yapmıştı zinayı. İstekli bir kurban”.