26 Ocak 2012 Perşembe

Camel Soft...

Bir yazıyı bitirmişken taze, sona ayırdığım Camel Soft'u içmenin verdiği tada hiçbir zaman paha biçebilen çıkmayacak... Paha biçmeye cürret eden bile çıkmayacak... Eminim!

13 Ocak 2012 Cuma

Sol Şerit



Eylül '10
Sigara içmenin ağrılı ve yavaş bir ölüme neden olduğu kitsch zamanlarda geçen imkansız bir aşk hikayesiydi bizimkisi. Birlikteliğin getirisi olan halleri izlemekten herkesin zevk aldığı ama zararın da neresinden dönüleceği belli olmayan o tür ilişkilerdendik. Tüm hücrelerimi harekete geçirebilmesi yönünden kendisinin benim için sigaradan farkı yoktu. O beni her an zehirleyerek öldürmekle meşgulken, bir tek ben bunun farkında değilmişim gibi davranıyordum. Gözlerim her sigara paketiyle karşılaştığında beyne gönderdiği sinyallerin arasına giren kalbim ve haliyle ciğerim çaresiz bir şekilde ona bağımlıydı. Zaten kendisine bağlamayı ustalıkla yapıyordu da zamanında kendisinin kokusu şöyle dursun adına bile dayanamayan sözde inat ve istikrara hapsolmuş bünyeleri kıvrakça kendine bağlaması birkaç ukalalığına bakıyordu. Televizyonlar, radyolar, billboardlar, yardımcı sağlık kuruluşları bas bas bağırırken o aslında kendi krallığını kurmuş devrik bir hükümdardı.

Göz göre göre ağrılı ve yavaş bir şekilde ölüyordum. O dudaklarıma her yaklaştığında vücudum adrenalin patlaması yaşarken kalp krizi geçirme riskim her gün kat be kat artıyordu. O'nsuz geçirdiğim her an kahroluşa yakın oluyordum. Hiçbir zaman tek kişilik bir aşk değildi yaşadığımız; ben paketleri değiştiriyordum, o başka başka dudakların kurumuş derisini soyuyordu.

Her şey ve herkes bizi durdurmaya çalışırken, yasakların ve sınırlamanın en ilgi çekici olduğu anlarda gizlice birbirimize koşuyorduk. Bu hikaye sonunda ya beni öldürecekti, ya o'nu tüketecekti.

Ocak '12
Tedavinin üzerinden 123 gün 14 saat 45 dakika 6 saniye geçmişti. Ağrılı ve yavaş ölümün kıyısındayken beni uçuruma sürükleyenin sahipsiz naralar atan bir başkası değil de kendim olduğunu bana kabul ettirmeye çalışan o adsız bilmemkimler cemiyetinden yanıma kar kalanın bolca gözyaşı olmasını beklerken, elimde kalan üst üste konmuş boş paketlerdi. Onları civardaki en yüksek binanın çatısında birer birer sallandırırken herkesin hayatının kendi kontrolüne geçmesini hedefleyen idealist bir insandım artık.

Kadınların doğuştan suçlu olmasına inanmaya yatkın olması görüşünü benimseyen insanları çevremden çıkarıyor; kendilerini özel ve ulaşılmaz, çapkın ve serseri sanan her erkeğe de birer kere gol pası verdikten sonra kornere yolluyordum. Anlatmak için mi yaşıyordum, yaşamak için mi anlatıyordum? Sonsuz sayıda ümitsiz vakanın yakama yapışmasını yakamı silkerek engelliyordum. Takım ruhuna inancım da adsız bilmemkimler cemiyetinde herkesin benimle ortak özneden muzdarip varlıklar olduğunu anlamamdan sonra eriyerek yok olmuştu.

İçimdeki ergeni de -jetonla çalışan oyun makinalarını görünce çıldırmasını saymazsak- öldürmeyi başarmıştım. Senelerdir o ergeni öldürmek için verdiğim uğraşın aslında düşünmekten vazgeçtiğim an kendi kendine suyun dibini boylamasını izlemek ise alter egoma sadistçe bir zevk vermişti. Çünkü içindeki ergen öldürmeyi denemekle değil denemeyi bıraktığında ölüyordu.

Bu zorlu görevde yanımda olmayan herkesin allah belasını versindi, iki kişilik hayat yaşamının en az sonsuz sayıda edilgen insanla olduğunu kavrayışım yerin dibine batsındı, ne olursa olsun sen hep burda olacaksın, beni kendinden çok mahrum bırakma'lar tükensindi, sanala yaklaşıp da reelden kaçtıkça o'nsuz ne yaparım çırpınışlarımın benim yarattığım bir karaktere haykırışlarım olduğunu anlayışıma sıçayımdı ve kavun taşıyan kamyonlar devrilsindi ki, ben artık iyileşmiştim.


11 Ocak 2012 Çarşamba

Bugün hiç yaşanmadı!

Bütün gece -sabaha kadar- bilgisayar açık bir şeyler yazmak için kıvrandım... Yukarıdakinin gücüne gitmiş olsa gerek "yavrum ben sana bir ilham yollarım aklın şaşar," tadında bir gün yaşattı bana. Bu yazı onla beraberken hiçbir yazımı ona atfemediğimden şikayet eden eski sevgilim Cansu'ya ve benden Kerim Usta'ya (Nam-ı değer Kuran-ı Kerim'in yaratıcısına) selam olsun...

Saat 06:49 am;
Günlük radyasyon kotamın dolduğuna kanaat kılıp öldürdüğüm her bir saat için birer dakikalık -tek sigara süresi- saygı duruşunda bulundum ve yatmaya gittim... Üç adımlık yatak bilgisayar arası mesafemin yarısında yarın yapmam gereken bir iş olduğunu hatırladım ve mailimi kontrol etmek için bilgisayarın başına tekrar oturup mailime baktım.

07:02 am;
İstanbul'dan tedarik edilemeyen bir kitabın milli kütüphaneden alınmasını rica eden bir maili cuma günü almıştım. Cuma günü linke tıkladığımda detaylı bir şekilde kitabın künyesini görebiliyordum ancak kitabın ismine dikkat etmemişim. O sebepten tekrar tıkladım link bozuk... Yayınevine mail attım. gidip yattım...

Saat 12:32 pm;
Güneş'i görmek yerine karanlığı -Serhat'ı- gördüm çok ürktüm, çabuk ayıldım... Yayınevini tekrar aradım "o link çalışıyordu ama şimdi bozulmuş!" dediler, beni doğruladıklarına sevindim... Kitabın ismini, cismini sordum, "birazdan ararız," dediler...


12:50 pm;
Serhat sürekli "karnım çok acıktı!" diye tüm beyin hücrelerime tecavüz ederken, kaçınılmaz olandan zevk alamadım belki gider diye ölü taklidi yaptım işe yaradı. "Ben gidip poğaca alayım o zaman," dedi. "Anahtarı da al!" dedim.

13:20 pm;
Yayınevinden geri aradılar kitap Murat Belge'nin vakti zamanında çevirdiği; Lorca'nın Öldürülüşü adlı eser imiş. İki farklı yayınevinden basılmış, birinin çalıntı olma ihtimali yüksek imiş... Sen ikisini de çektir dediler.

13:30 pm;
Bir sigara içip çıkacağım... İki fırt çektim ve benim o fotokopiye verebilecek paramın olmadığını fark ettim.
-Serhat paran var mı lan!
-Gaz parası var olur mu?
-Oğlum Türk parası değil mi o?
-Evet.
-Olur o zaman ben akşam veririm sana.
Kitabın sıra numarasının fotoğrafını çektim, çok susadığımı fark ettim ama sallamadım, evden çıktım...

13:50 pm;
Milli kütüphanenye girdim... Güvenlikten geçtim, zamanında atlattığım bir badire yüzünden kütüphane kartımın olmadığını hatırladım -beş senelik olay-. Yenisini çıkarayım dedim,
-Pardon kartımı yenileyecektim (Arkadaş telefonla konuşuyor çok agresif!)
-Hükümsüzdür ilanı var mı hocam
-Yok, benimki evde de kırıldı
-Kırıkları getirdin mi?
-Yok attım
-O vakit hükümsüzdür ilanı lazım
-Ee ben ne yapıcam şimdi?
-Tamam hadi bugünlük geç

14:00 pm;
Kitapları alabilmek için "kitap istek formu"nu doldurdum (1998 AD 7662 ve 1976 AD 1864), görevliye verdim "yarım saat sonra gel al," dedi.

14:18 pm;
Vakit geçmek bilmiyor... Birikim'i açtım bir Tanıl Bora yazısı okumaya başladım...

14:30 pm,
Hacettepe Üniversitesi İstatistik Bölümü öğrencileri "parametrik olmayan denklemler" sınavına girdi.

14:33 pm;
"Kitaplar geldi mi?" diye sordum, verdiler... Kitaba baktım biri doğru ama öbürü alakasız bir feminist kuram kitabı. "Pardon bir yanlışlık var" dedim, istek formuna baktılar 1976 AD 1864 değil de 1976 AD 1854 yazmam lazımmış, telefondan bakınca bana 6 gibi görünmüştü halbuki. Tekrar doldurdum formu verdim. "Yarım saat sonra gel al," dediler.

14:35 pm;
Vakit kaybetmemek için kitabın birini fotokopiye verdim "yarım saat sonra gel al," dedi. Fix tarife burada yarım saat. Çantamdaki Metis ajandasını açtım aralardaki yazıları okumaya başladım...

14:50 pm;
Susuzluğum hem beynime, hem kalbime vurdu -çarpıntım başladı. Kantine inip su aldım.

15:05 pm;
Gidip fotokopiyi teslim aldım, parayı verdim. Fotokopiyi suyla beraber çantama koydum diğer kitabı sormaya gittim. "Kitabı istemeyi unutmuşuz yarım saat sonra gel," dedi.

15:09pm;
Serhat'ın şarjı bitti.

15:12 pm;
Dışarı çıktım, büfeye gidip sigara aldım... Özenle açıp bir nefes çektim, alabildiğine kibar alabildiğine şevkle çektim... Tüm stresim gitti. Elimi karların üzerinde dolaştırdım... Sonra bir "hassiktir" çektim. Çantama koyduğum su şişesinin kapağı kapanmadığı için tüm şişe çantama boca olmuş! Fotokopi ıslak, kitaplarım helak, çantam mahvolmuştu. Güldüm... Sonra ağlayasım da geldi ama soğukkanlılığımı korudum hemen hepsini duvara serdim.

15:25 pm;
Evden başka bir çanta getirmesi için Serhat'ı aradım. Telefonu kapalı! Bilgisayar başında olduğunu düşünerek Facebook'tan "Serhat evden başka çanta getir, anahtarı almayı unutma yazdım". İletişim imkanlarının çokluğu...

15:40 pm;
Serhat gelmeyince Facebook'a tekrar girdim ve "Anahtar nerede ?" mesajını gördüm. "Serhat en son sen aldın nereye koyduysan oradadır!" Serhat'ın yozluğu...

16:00 pm;
Elinde sırt çantası süzülerek geldi zat-ı muhterem Serhat (teşekkürler bu arada).

16:08 pm;
İçeriye girmeye çalıştım, kapının önünde yaklaşık 30 kişilik bir kuyruk içeride yer boşalmasını bekliyorlar. Görevliye gittim "ben oturmayacağım fotokopi çektireceğim sadece gene de sıra beklemem gerekiyor mu?" dedim. Arkadaş bir yandan ağlıyor (ilk geldiğimde kimle telefonda konuşuyorsa pek iyi geçmemiş galiba), bir yandan da tüm o ağlamanın verdiği yumuşak kalpli, yardım sever tavırla "gel, gel içeriden geç tamam önemli değil" diyerek bana yol gösteriyordu. Daha büyük bir şey istesem onu da yapardı eminim.

16:13 pm;
-Kitap geldi mi?
-Yarım saat sonra gelir
-Ya ben zaten 45 dakika önce istedim!!!
-Şaka şaka geldi
Milli kütüphane değil karmaşık duygular sirki yemin ederim! Kitabı aldım fotokopiye verdim, adam "yarım..." cümlesini tamamlamadan arkamı döndüm "lalalala" edasıyla uzaklaşıp vaktimi bekledim.

16:47 pm;
Fotokopileri aldım koşarak uzaklaştım, bu sirkten bir an önce çıkmam gerekiyordu... Kartımı verdim, kimliğimi aldım, çıktım. Koşarken bir anda karda kayar -ski- gibi frenledim.

16:55 pm;
Durdum çünkü Hacettepe'deki sınav bitti ve oradan gelen bir otobüs içinde karşılaşmamın hoş olmayacağı daha yeni ayrılmış olduğum sevgilimi taşıyor olabilir! Gözlerimi kapatarak durağa yaklaştım, elimi çantama atıp suyumu almaya çalıştım tüm çantama döküldüğünde tabiidir ki bitmiş olduğunu hatırladım. Afalladım. Gözümü açtım ve şaka gibi 230 Hacettepe-Beytepe yazdığını gördüm.

---

16:57 pm;
16:55 ve 16:57 arası yok gözüm kararmış, gelen başka bir otobüse bindim (Bu arada beklediğim olamdı içinden Cansu çıkmadı). Kartımı bastım "geçersiz!" ibaresi belirdi karşımda. O arada şoföre dalıp otobüsü kaçırabilirdim, ama yapmadım onun yerine adama gösterdim kartı. "Bak burada daha var" dedim. O da baktı elektronik bir şey değil alt tarafı kart, bir Türklük yapıp iki vuramaz da, vuramam belki ama kıvırır, katlar tekrar denerim edasıyla karta türlü şeyler yaptı. Nafile... Neyse ki başka bir kart daha buldum cüzdanda ve onu bastım.

17:08 pm;
Bir yandan bu yazıyı nasıl yazacağımı düşünüyorum, bir yandan gülüyorum...

17:13 pm;
"Aaaaaaaah!" kızıl ve kıvırcık saçlı hatunun birini çalıya benzettim, çalı olmadığı için kımıldadı çok korktum.

17:16 pm;
Fotokopileri yayınevine teslim ettim, asansöre bindim ve üzerime baktım, aynaya baktım... Tek parça olduğuma sevineyim mi, yaşadığıma üzüleyim mi bilemedim... Sonra da bu yazıyı yazdım...


P.S:İlk resimdeki arkadaşlardan hangisi Serhat belirtmeye gerek var mı?

Ulaş.



22 Aralık 2011 Perşembe

Uzun parmaklarını aç ve yorgun ruhumu geri ver.

Bir şeyler yanlış gidiyordu. Elimi attığım her şey bu kadar çabuk yol alamazdı. Hislerimi anlatamadığım her an ya da mutluluğum tam anlamıyla zirveye ulaştığında zaman bu kadar çabuk bitip; düşüşe geçemezdi. Ters gidiyordu; farkında olmadan ya çok ah almıştım, ya da çok günaha girmiştim. Hislerimi ben bile tam olarak belli edemezken, sözlük karşılığı hislerime cereyan eden yüzler bu kadar itaatkar olamazdı. Bile bile altına yatamazdım günahkarların; bile bile cinayet işleyemezdim; bile bile sevdiklerimi ateşe atamazdım.

Peki ne yapmalıyım?

Bu ben değilim diye haykırdı en günahsız olanınız. Bu ben değilim ve size saf mutluluk getirdim ey bencil ruhlar. BAKIN BANA, GÖRÜN BENİ.

Zamana inan demişti yüce ruh, o zaman her şey yolunda gider. O zaman herkes günahsız, herkes itaatkar. Olamaz demişti isyankar. Olmamalı.

İşte o an ayaklandı günahkar olmayan masum ruhlar. BİZ BU DEĞİLİZ, HİÇ OLMADIK Kİ.

Sen dedi, Tanrı'nın sevdiği kul; sen ki aşkı uğruna ne bedenler vermiş, ne ruhlar kandırmış, ne canlar feda etmiş sen. Kendine gel ve aşkına sahip çık.

O eskisi gibi değil, o ben değil. demişti sakil.

Biz yalnız ruhlarız uzay boşluğunda; ben orda değilim, o burada değil. O günahkar, ben sakil. Hayat bize mutlu olma şansını 3 gün verdi, biz o 3 günü uyuyarak çoktan geçirdik. Gecelerde ise isyankardık; sen elimizden aldın bizi ey yüce Tanrı. Günahkar olmamanın bedelini, günahkar bedenlere dağıttın. En saf gücü bizden aldın.

Sonra susan sesler. Sonra susmayan ama sadece saf aşkın duyduğu, umutsuz bedenlerin çığlığı kaldı geriye. Ne biz duyabildik sakilce, ne onlar duyabildi günahsızca. Sadece tohumlar, sadece masum bedenler, sadece saf anne duygusuyla gözlerine bakabilen o güzel ruhlar duydu çığlığını.

Yükselen sesler, düşen ruhlar, dokunan bedenler kaldı geriye; masum seslerde kirlenmiş ilişkiler, masum ruhlarda esişen tozlar, günahkar bedenlerde ezilen aşklar.

Tek isteğimiz uyumaktı yüce Tanrı; sen bizi ateşlerde çoktan yaktın.

7 Aralık 2011 Çarşamba

Bandini'ye Ağıt


Günlerdir bir şey yazmaya çabalıyorum. Kafamda tepişen binlerce fili ne susturmayı becerebildim ne de onları yazıya aktarmayı... Dostum YD kitabı çıkmasının verdiği haklı gururla çok üzerime geldi durdu. "Okumuyorsun Ulaş, yazmıyorsun Ulaş, üretmiyorsun Ulaş," üretmiyor olabilirim, ama bu fantasmagori içinde bir çok şeyi tüketmeyi unutmadığım kesin. "Halbuki bilmiyor," korkuyorum... Peşimde bir reaper varmış gibiyim YD ve ben "Dean" kadar güçlü müyüm bilmiyorum. O sebepten ben de Benjamin'e güvendim... O'nun deyişiyle hiçbir şey söylemeyeceğim... Onlar konuşacak, ben montajlayacağım. Çünkü elçiye zeval olmaz.

"[...] kısa bir girizgâha ihtiyacımız vardır. [...] [aktörlerin] asıl işe başlamadan önce mümkün olduğunca çabuk atlatmaları gereken, aptalca ama gerekli bir formalite (s. 152)... Montaj genellikle gerçek parçalarından -film parçalarından birbiriyle alakasız tek tek çekimlerden- bir sinemasal mekân efekti yani özgül bir sinemasal gerçeklik üretme yollarından biri olarak görülür... Gelgelelim gerçek parçalarının sinemasal gerçekliğe dönüştürülmesinin, bir tür yapısal zorunluluk yoluyla, belli bir kalıntı [...] onun parçası olan bir fazla ürettiği çoğunlukla gözden kaçırılır (s. 158)" Zizek, Yamuk Bakmak.

"Dün gece düşümde gerçekliği gördüm. Sabah uyanınca bir rüya olduğunu anlayınca çok rahatladım." Lec.

"Nietzsche'nin dediği gibi gerçek dünyayla birlikte görünümler dünyasını da yitirdiğiniz zaman içinde yaşadığınız evren olgusal, olumlu ve bu haliyle de gerçek olmasına gerek kalmamış bir evrendir (s. 23). [...] Bu durumda kötülük nesnel, öyleyse somut bir şekilde ortadan kaldırılabilecek bir gerçekliğe dönüşmektedir (s. 27). [Halbuki] Jarry katlanarak artan cinsel ilişki sayısı konusunda güzel sonuçlar üretmişti. Ona göre tehlikeli eşik aşıldıktan sonra sonsuz sayıda cinsel ilişkide bulunabilmek mümkün... Tabii ki patafizik bir yorum! (s. 198)" Baudrillard, Şeytana Satılan Ruh.

"Oysa psikanalizin en ilerlemiş kavrayışı bile böyle bir 'karşılıklılık' momentinde duruveriyor... Aşk, sevilenle bir bütünleşme arzusudur diyordu Platon diyalogları... Tek gerçek sevginin tensel değil tinsel, dünyevi değil tanrısal olabileceğini söylüyordu Aziz Agustinos... Ve bu temalara gündelik hayatımızdaki -ne kaldıysa geriye- idealler açısından hâlâ tanışığız yeterince (s. 24). [...] Zalimden nefret ediyorumdur bu açık. Çünkü sevdiğim birisine kötülük etmeye hep itiliyor olduğunu var sayarım (s. 80)." Baker, Yüzeybilim Fragmanlar.

"Zina etmeyeceksin!" On Emir.

"Bağlılığın erdemlerin en yücesi olduğuna karar vermesi de bunun sonucunda oldu; bağlılık aksi halde tuzla buz olup saniyenin binde biri uzunluğunda izlenimlere bölünecek yaşamlara bir bütünlük veriyordu (s. 97)." Kundera, V. O. D. Hafifliği.

"Faust, yüreğinde iki ruhu barındırabiliyorsa [...] normal bir insan çatışan düşünsel eğilimleri neden içinde barındıramasın?" Lukacs, Tarih ve Sınıf Bilinci.

"Benjamin içinse her zaman bir 'ikili ruh' söz konusu olmuştur. Gerçi bu ikili ruhu dengelemenin bir yolunu bulduğunu söylemek zor (s. 17) Gürbilek, Son Bakışta Aşk.

"Ruhsal dalgalanmanın (fluctuatio animi) yarattığı bir belirsizlik var ve bu işin içinden kolay kolay çıkılamaz gibi görünüyor... Ancak var sayalım ki... içinde 'melodramatik' bir vaziyetin tahlili var... Bu tahlil bize hem aşkın doğasının önemli bir yönünü hem de melodramın doğasını açıklayabilir (s. 25)" Baker, Yüzeybilim Fragmanlar.

"Alfredo: Nasıl olduğunu bilirim...
Mavi gözlüler en beterleridir.
Ne yaparsan yap
işe yaramaz. Yapabileceğin hiçbir şey yok. İnsan ne kadar büyük olursa
bıraktığı iz de o kadar derin olur. Eğer erkek severse, çıkmaz bir
yol olduğunu bile bile acı çeker.
Toto:Son söylediğin güzeldi. Fakat hazin.
Alfredo: Benim lafım değil. 'The Shepherd of
the Hills' da John Wayne söylemişti." Nuevo Cinema Paradiso

"Psykhe o kadar tatlı ve nefes kesecek kadar güzel bir kızdı ki, onu gören herkes aklını kaybedip onun için bir şeyler yaparlardı... İki büyük ablası yabancı ülkelerden zengin birer kralla evlenmişlerdi, ama işe bakın ki kimse ona evlenme teklifi etmemişti. Aslında erkekler onun bu güzelliği karşısında evlenme teklifi etmeye çekiniyorlardı... Bir gün Aphrodite, en büyük oğlu Eros'a 'bu kız kendini ne zannediyor,' diye öfkeyle sordu. 'Ne kadar güzel olduğu umurumda bile değil' [...] 'Eros, senden onun kendine olan güvenini kaybetmesini sağlamanı istiyorum. Aşk oklarından birini 'Psykhe'nin kalbine fırlat ve onu gördüğün en çirkin adama aşık et! (s. 187)'" Milbourne ve Stowell, Yunan Mitolojisi.

"Bildiğim bir şey varsa, güneşle çöl arasına giremezsin, bildiğim bir şey varsa bildiğim bir şey yoktu: Beynim, kalbim, dilim tutukluk yapmıştı. Şebnem'e tutulmuştum. İşim bitikti. Vücudumdaki tüm kimyasallar çalkalanıyordu. Bir sigara yaktım (s. 154)." Menteş, Korkma Ben Varım.

"Erkek yüzünü onun yüzüne bastırdı ve yatıştırıcı sözcükler fısıldadı kızın uykusuna doğru... Kızın hararetinin nazlı kokusu geldi Tomas'ın burnuna, içine çekti kokuyu, onun bedeninin gizli saklı nesi varsa tıka basa içine doldurmak ister gibiydi... [yüzünü] yastığa gömdü uzun bir süre kaldırmadı...
Peki aşk mıydı o duygu? Onun yanı başında ölmek istemesi abartılı bir duyguydu apaçık; bu daha ikinci görüşmeleriydi! Yoksa ta içindeki sevme yeteneksizliğini farkına varıp da, aşk taklidi yaparak kendini aldatma gereği duyan bir adamın histerisi miydi sadece? Bilinçaltı öylesine korkaktı ki, bu küçük güldürü için seçip seçeceği en iyi eş yaşamına girme konusunda hiçbir şansı olmayan şu zavallı garson kız olmuştu (s. 15)!" Kundera, V. O. D. Hafifliği.

"Yaşamınız boyunca erkeğin gözünde, onun karısını kıskandırmak, erkeklik gücünü ve/veya bağımsızlığını kanıtlamak için kullanılan, arkadaşları arasında son 'ilginç' macerası olarak tartışılan 'öteki' kadın olacaktınız. (Kadın öteki kadın olmaya, bu adın gösterdiklerine artık aldırmıyorsa bile erkek aldırmaktadır.) Evet, sevgi erkekler için kadınlarınkinden bütünüyle bambaşka bir anlam taşır: Erkek için sevgi, sahip olmak, denetlemek; daha önce hiç göstermediği durumlarda kıskançlık göstermesi demektir (s. 156)...
Şimdiye dek 'aşk'la sevgi arasında bir ayrım gözetmedik. Çünkü biri sağlıklı (sıkıcı), öteki sağlıksız (acı verici) diye iki tür sevgi yoktur; sevgi olmaya çabalayan ya da insana günleri zehir eden bir şey vardır. Sevgi egemenliğin ağır bastığı bir ortamda oluşacaksa, herkesin sevgi yaşamı ister istemez bundan etkilenir. ÇÜNKÜ EGEMENLİK VE SEVGİ BİR ARADA YAŞAYAMAZLAR (s. 157)." Firestone, Cinselliğin Diyalektiği.

"Zoey paketten bir sigara çıkardı, onu dudakları arasında sıkıştırıp bir kibrit çakmaya kadar götürdü işi, ama düşüncelerinin baskısı sigaranın yakılmasını uygulanamaz hale getirmiş olduğundan kibriti üfleyerek söndürdü ve sigarayı ağzından çekti... 'Bilmiyorum!' dedi (s. 85)" Salinger, Franny ve Zooey.
U.









9 Kasım 2011 Çarşamba

Acı Yok



'Üç ay beklerim' diye bağırmıştım o gün avazım çıktığı kadar, arkasından, içimden. Bekledim de. Yanıbaşında, onu bekleyerek geçen bir üç ay… Ve bugün son gün. Ve ben hala bekliyorum. Ve bazen öyle oluyor ki, işte diyorum, bu sefer kesin geldi, kapımın önünde… Tıktık sesini duymak için kulak kesiliyorum ama içten içe biliyorum da; gelecekse eğer, kapıyı vurmadan gelecek, pat diye giriverecek içeri. Çünkü o an tutamayacak kendini. Çünkü kavuşma, en duygusuzumuz için bile, “gel” sesi beklenmeyecek kadar heyecanlı bir olaydır. Çünkü ben aylardan beri böyle hayal ediyorum ve bana gelirken kapıyı çalarsan eğer, bir kere daha hayallerimin içine etmiş olacaksın sevgilim. Suratını asma hemen. Senin canın sağolsun, yine sağolsun ama bu kaçıncı? Yani biraz daha dikkatli olamaz mısın? Hayır kapıyı çalmadan odaya dalıp üzerime atlasan, bu sefer de ayağıma basacaktın. Sahi senin ne garezin var da, hayallerimde bile yalnızca acı çektiriyorsun bana?

Sen hatırlarsın, adı neydi o “tanrı, beni bütün fiziksel acılardan korusun; manevi acıların hepsini çekmeye razıyım” diyen canı tatlı herifin? Ben o adam gibi değilim sevgilim biliyorsun, hatta belki sen de biliyorsundur tanrım; bir kelebeğin ölümü bile canımı acıtır benim, bir sineğin ısırığı kadar olmasa da. O yüzden, ikinize de düşen görev büyük. Tamam beni pamuklara sarın sarmalayın demiyorum ama yetkililerdenanlayışbekliyorum; “acı yok”.

Neyse işte, ben böyle seni hayal ediyorum bazen. Bana geldiğini, bana güldüğünü ama en çok da seni anladığımı hayal ediyorum. Çünkü şu hayatta “seni seviyorum”dan sonra en çok söylenen yalan, “seni anlıyorum”. Aslında bi bok anladığımız yok. Ben mesela trigonometrik fonksiyonları bile, seni anladığımdan daha iyi anlamıştım da, yine de yıl sonu ödev vererek kurtarmıştım dersi. Türev eh işteydi de, integralde fena çuvallıyordum. Senin ise ne türevini, ne de integralini anlayabildim sevgilim. O sene matematiğim 2’ydi, senden not alacak olsam kesin çakmıştım.

29 Ağustos 2011 Pazartesi

Ankara'ya güz geliyor ve ben gene göreceğim!


Ankara’ya güz gelecek ve ben gene dördüncü sınıf olacağım… Gerçi Ankara’da iki mevsim olduğundan bir “güz dönemi”ni daha burada yaşayacak olmama takmıyorum. Tekrar dördüncü sınıf olmama da takmıyorum aslında, soru sorana cevap çok… “Ya işte tez yazıyorum falan uzuyor tabii ister istemez,” diyebiliyorsun, ayrıca teknik olarak sınıfta kalmış da sayılmıyorsun daha üst bir sınıf var mı? Yok.

-“Sizin oğlan dörde geçebildi mi?”

-“Tabii canım geçen sene geçti. ” Havalı bile hatta…

Ama işte asıl sorun başka: Hayatımdan lisans eğitimini çıkarttığımda ne yaparım sorusuna “yüksek lisans yaparım”dan başka cevaplar bulmanın vakti geldi. Anlayış abidesi bile olsalar ebeveynler dürtüyor artık,
“Maaşı ne kadarmış bu yüksek lisansın, o kadar okudun (gülme efekti!)”,
diye entelektüel komiklik şakalar gelmeye başladı (ulan cidden maaş verseler ne süper olurdu ama haa).Ek olarak üzerimde çok büyük bir facebook baskısı var, öyle ki Ortadoğu ve Balkanların en elit ebeveynleri, akrabaları, komşularından bir baskı timi kurulsa bu kadar etkili bir birlik olamazlar her halde. Ben hâlâ bayramlarda Ankara-İzmir güzergâhı üzerinden gelirken mecburi olarak Afyon’da durup boyun tutulması çekerken, millet Los Angeles üzerinden non-stop gelip cetlek (jetlag) falan oluyor. Amsterdam’da master yapıyor, İsveç’te evleniyor, Canada’da çalışıyor falan… Var bunlar cidden gerçek, Sims’e falan sarmadım yani… Bunları da “üzülün! Bakın ne kadar hödüğüz biz diye söylemiyorum, nerde yanlış yaptık anasını satayım onu bulalım istiyorum panpalar. Sizleri brain storming’e davet ediyorum, kıralım şeytanın bacağını…

Bir yaz daha bitiyor ve güz dönemi geliyor… Bu sezon okulda büyük yenilikler var, İnkılap hocası yok misal (daha büyük ne olabilir ki ), sonra babam benle aynı dersleri alacak okulda falan fişman… Çok uzatmadan da ekliyor ve bitiriyorum Fenevbahçeli Süper Lig’le beraber Garp mukallitleri de sezonu açıyor…