26 Ocak 2012 Perşembe
Camel Soft...
13 Ocak 2012 Cuma
Sol Şerit
11 Ocak 2012 Çarşamba
Bugün hiç yaşanmadı!
22 Aralık 2011 Perşembe
Uzun parmaklarını aç ve yorgun ruhumu geri ver.
Bir şeyler yanlış gidiyordu. Elimi attığım her şey bu kadar çabuk yol alamazdı. Hislerimi anlatamadığım her an ya da mutluluğum tam anlamıyla zirveye ulaştığında zaman bu kadar çabuk bitip; düşüşe geçemezdi. Ters gidiyordu; farkında olmadan ya çok ah almıştım, ya da çok günaha girmiştim. Hislerimi ben bile tam olarak belli edemezken, sözlük karşılığı hislerime cereyan eden yüzler bu kadar itaatkar olamazdı. Bile bile altına yatamazdım günahkarların; bile bile cinayet işleyemezdim; bile bile sevdiklerimi ateşe atamazdım.
Peki ne yapmalıyım?
Bu ben değilim diye haykırdı en günahsız olanınız. Bu ben değilim ve size saf mutluluk getirdim ey bencil ruhlar. BAKIN BANA, GÖRÜN BENİ.
Zamana inan demişti yüce ruh, o zaman her şey yolunda gider. O zaman herkes günahsız, herkes itaatkar. Olamaz demişti isyankar. Olmamalı.
İşte o an ayaklandı günahkar olmayan masum ruhlar. BİZ BU DEĞİLİZ, HİÇ OLMADIK Kİ.
Sen dedi, Tanrı'nın sevdiği kul; sen ki aşkı uğruna ne bedenler vermiş, ne ruhlar kandırmış, ne canlar feda etmiş sen. Kendine gel ve aşkına sahip çık.
O eskisi gibi değil, o ben değil. demişti sakil.
Biz yalnız ruhlarız uzay boşluğunda; ben orda değilim, o burada değil. O günahkar, ben sakil. Hayat bize mutlu olma şansını 3 gün verdi, biz o 3 günü uyuyarak çoktan geçirdik. Gecelerde ise isyankardık; sen elimizden aldın bizi ey yüce Tanrı. Günahkar olmamanın bedelini, günahkar bedenlere dağıttın. En saf gücü bizden aldın.
Sonra susan sesler. Sonra susmayan ama sadece saf aşkın duyduğu, umutsuz bedenlerin çığlığı kaldı geriye. Ne biz duyabildik sakilce, ne onlar duyabildi günahsızca. Sadece tohumlar, sadece masum bedenler, sadece saf anne duygusuyla gözlerine bakabilen o güzel ruhlar duydu çığlığını.
Yükselen sesler, düşen ruhlar, dokunan bedenler kaldı geriye; masum seslerde kirlenmiş ilişkiler, masum ruhlarda esişen tozlar, günahkar bedenlerde ezilen aşklar.
Tek isteğimiz uyumaktı yüce Tanrı; sen bizi ateşlerde çoktan yaktın.
7 Aralık 2011 Çarşamba
Bandini'ye Ağıt

Günlerdir bir şey yazmaya çabalıyorum. Kafamda tepişen binlerce fili ne susturmayı becerebildim ne de onları yazıya aktarmayı... Dostum YD kitabı çıkmasının verdiği haklı gururla çok üzerime geldi durdu. "Okumuyorsun Ulaş, yazmıyorsun Ulaş, üretmiyorsun Ulaş," üretmiyor olabilirim, ama bu fantasmagori içinde bir çok şeyi tüketmeyi unutmadığım kesin. "Halbuki bilmiyor," korkuyorum... Peşimde bir reaper varmış gibiyim YD ve ben "Dean" kadar güçlü müyüm bilmiyorum. O sebepten ben de Benjamin'e güvendim... O'nun deyişiyle hiçbir şey söylemeyeceğim... Onlar konuşacak, ben montajlayacağım. Çünkü elçiye zeval olmaz.
"[...] kısa bir girizgâha ihtiyacımız vardır. [...] [aktörlerin] asıl işe başlamadan önce mümkün olduğunca çabuk atlatmaları gereken, aptalca ama gerekli bir formalite (s. 152)... Montaj genellikle gerçek parçalarından -film parçalarından birbiriyle alakasız tek tek çekimlerden- bir sinemasal mekân efekti yani özgül bir sinemasal gerçeklik üretme yollarından biri olarak görülür... Gelgelelim gerçek parçalarının sinemasal gerçekliğe dönüştürülmesinin, bir tür yapısal zorunluluk yoluyla, belli bir kalıntı [...] onun parçası olan bir fazla ürettiği çoğunlukla gözden kaçırılır (s. 158)" Zizek, Yamuk Bakmak.
9 Kasım 2011 Çarşamba
Acı Yok
29 Ağustos 2011 Pazartesi
Ankara'ya güz geliyor ve ben gene göreceğim!
Ankara’ya güz gelecek ve ben gene dördüncü sınıf olacağım… Gerçi Ankara’da iki mevsim olduğundan bir “güz dönemi”ni daha burada yaşayacak olmama takmıyorum. Tekrar dördüncü sınıf olmama da takmıyorum aslında, soru sorana cevap çok… “Ya işte tez yazıyorum falan uzuyor tabii ister istemez,” diyebiliyorsun, ayrıca teknik olarak sınıfta kalmış da sayılmıyorsun daha üst bir sınıf var mı? Yok.
-“Sizin oğlan dörde geçebildi mi?”
-“Tabii canım geçen sene geçti. ” Havalı bile hatta…
Ama işte asıl sorun başka: Hayatımdan lisans eğitimini çıkarttığımda ne yaparım sorusuna “yüksek lisans yaparım”dan başka cevaplar bulmanın vakti geldi. Anlayış abidesi bile olsalar ebeveynler dürtüyor artık,
“Maaşı ne kadarmış bu yüksek lisansın, o kadar okudun (gülme efekti!)”,
diye entelektüel komiklik şakalar gelmeye başladı (ulan cidden maaş verseler ne süper olurdu ama haa).Ek olarak üzerimde çok büyük bir facebook baskısı var, öyle ki Ortadoğu ve Balkanların en elit ebeveynleri, akrabaları, komşularından bir baskı timi kurulsa bu kadar etkili bir birlik olamazlar her halde. Ben hâlâ bayramlarda Ankara-İzmir güzergâhı üzerinden gelirken mecburi olarak Afyon’da durup boyun tutulması çekerken, millet Los Angeles üzerinden non-stop gelip cetlek (jetlag) falan oluyor. Amsterdam’da master yapıyor, İsveç’te evleniyor, Canada’da çalışıyor falan… Var bunlar cidden gerçek, Sims’e falan sarmadım yani… Bunları da “üzülün! Bakın ne kadar hödüğüz biz diye söylemiyorum, nerde yanlış yaptık anasını satayım onu bulalım istiyorum panpalar. Sizleri brain storming’e davet ediyorum, kıralım şeytanın bacağını…
Bir yaz daha bitiyor ve güz dönemi geliyor… Bu sezon okulda büyük yenilikler var, İnkılap hocası yok misal (daha büyük ne olabilir ki ), sonra babam benle aynı dersleri alacak okulda falan fişman… Çok uzatmadan da ekliyor ve bitiriyorum Fenevbahçeli Süper Lig’le beraber Garp mukallitleri de sezonu açıyor…
