23 Kasım 2009 Pazartesi

Tutunamayanlar | ve biz onlara diyeceğiz ki;


Hesaplaşma günü geldi. Şimdiye kadar yalnız din kitaplarında yargılandınız. Biz fakirler, zavallılar, yarım yamalaklar, bu kitapları okuyup teselli olurken içinizden güldünüz. Ve çıkarınıza baktınız. Hatta gene sizlerden, sizin gibilerden, büyük düşünürler çıktı ve bu kitapların bizleri uyuşturmak için yazıldıklarını ileri sürdüler. Biz zavallılar, ya bu düşüncelerden habersiz kaldık, ya da bunları yazanları bizden sanarak alkışladık. Yani uyuttular alkışladık, uyandırıldık alkışladık. Her ne kadar bugün siz suçlu, biz yargıç sandalyesinde oturuyorsak da gene acınacak durumda olan bizleriz. Esasında, sizleri yargılamaya hiç niyetimiz yoktu; sizin dünyanızda, o dünyayı bizlerin sanıp yaşarken, hepinize hayrandık. Sizler olmadan yaşayabileceğimizi bilmiyorduk. Ayrıca, dünyada gereğinden çok acıma olduğuna ve bizim gibilerin ortadan kaldırılmamasının sizlerin insancıl duygularına bağlandığına inanmıştık. Bu çok masraflı dünyada bir de bizlere bakmanız katlanılması zor bir fedakârlıktı. Arada bir bize benzeyen biri çıkıyor ve artık yeter diyordu. Onunla birlikte bağırıyorduk: artık yeter! Bazen kazanıyorduk, bazen kaybediyorduk ve sonunda her zaman kaybediyorduk. Onlar da sizler gibi onlardı. Düzeni çok iyi kurmuştunuz. Hep bizim adımıza, bize benzemeyen insanlar çıkarıyorduk aramızdan. Kimse bizim tanımımızı yapmıyordu ki biz kimiz bilelim. Gerçi bazı adamlar çıktı bizi anlamak üzere; ama bizi size anlattılar, bizi bize değil. Tabii sizler de bu arada boş durmadınız. Bir takım hayır kurumları yoluyla hem kendinizi tatmin ettiniz, hem de görünüşü kurtarmaya çalıştınız. Sizlere ne kadar minnettardık. Buna karşılık biz de elimizden geleni yapmaya çalıştık: kıtlık yıllarında, sizler bu dünyanın gelişmesi ve daha iyi yarınlara gitmesi için vazgeçilmez olduğunuzdan, durumu kurtarmak için açlıktan öldük; yeni bir düzen kurulduğu zaman, bu düzenin yerleşmesi için, eski düzene bağlı kütleler olarak biz tasfiye edildik (sizler yeni düzenin kurulması için gerekliydiniz, bizse bir şey bilmiyorduk); savaşlarda bizim öldüğümüze dair o kadar çok şey söylendi ki bu konuyu daha fazla istismar etmek istemiyoruz; bir işe, bir okula müracaat edildiği zaman fazla yer yoksa, onlar kazansın, onlar adam olsun diye biz açıkta kaldık; yani özetle, herkes birşeyler yapabilsin diye biz, bir şey yapmamak suretiyle, hep sizler için birşeyler yapmaya çalıştık. Bütün bunlar olurken birtakım adamlar da anlayamadığımız sebeplerle anlayamadığımız davalar uğruna yalnız başlarına ölüp gittiler. Böylece bugüne kadar iyi (siz) kötü (biz) geldik. Bize, sizleri, yargılamak gibi zor ve beklenmeyen bir görev ilk defa verildi; heyecanımızı mazur görün.
Aramızda hukukçu olmadığı için söz uzatılmadı, sanıkların kendilerini savunmalarına izin verilmedi. Gereği düşünüldü. Sanıkların ellerinden başarılarının alınmasına oybirliğiyle karar verildi.

(sf. 225 - 46. baskı)

18 Kasım 2009 Çarşamba

Simit - Kalem - Teneffüs - Bağrışma - Maskaralık

Hiçbir bağlamı olmaksızın söylenen bu sözcükler on dokuzuncu yüzyıl ortalarına has Biedermeier (Safdillik Modası) döneminde büyük rağbet gören bir oyunun çıkış noktalarıdır. Herkesin görevi, bu sözcükleri sırasını bozmayacak biçimde öz ve kısa bir bağlam içine sokmaktı. Bu bağlam ne kadar kısa, arada ne kadar az faktöre gerek varsa o denli önem kazanıyordu oyunun çözümü. Özellikle çocuklarda bu oyun en ilginç buluşlara yol açıyordu. Çünkü sözcükler çocuklara, aralarında acayip bağlantı yolları olan mağaralar gibi gelir. Ama insan oyunun tam tersini tasarlayacak olur da verilen bir cümleyi oyunun kurallarına göre kurulmuş bir cümle olarak düşünürse o zaman cümlenin çehresi bize adamakıllı yabancı gelir, öfkelendirir bizi. Böyle bir görünüş aslında okuma ediminin her basamağında var. Romanları böylesine -metinde karşısına çıkan isimler ya da formüller yüzünden- okumayan sadece halk değil, okumuş kişiler de okurken deyim ve sözcükleri pusuda bekliyor. Anlam ise sadece arka planı oluşturuyor. Sözcük ve deyimlerin bir rölyefin figürleri gibi bıraktığı gölgeler bu arka plana vuruyor. Kutsal denilen metinlerde bu durum özellikle elle tutulacak kadar belirginleşiyor. Bu metinlere hizmet eden bir yorum, metindeki sözcükleri sanki bunlar oraya o oyunun kuralları gibi konulmuş da her kural gibi ilkin sahip çıkılması gerekiyormuşçasına tek tek ele alıyor. Bir çocuğun oynarken sözcüklerden yoğurduğu cümleler, kutsal metinlerin cümlelerine, yetişkinlerin güncel dilinden gerçekten de daha yakın. On iki yaşındaki bir çocuğun yukarıdaki başlıkta yer alan sözcükler arasında bağlantı kurma tarzı bunun bir örneğidir: “Zaman doğanın içinde bir simit gibi sallana sallana gidip geliyor. Kalem kırları, çayırları boyuyor, sonra teneffüs oluyor, her taraf yağmurla dolup taşıyor. Kimse bağrışmaya kalkmıyor, çünkü maskaralık yok”. (s. 53)

Benjamin, Walter (2003) Parıltılar, çev: Yılmaz Öner, İstanbul: Belge Yayınları.

13 Kasım 2009 Cuma