14 Temmuz 2010 Çarşamba

Biterken...


Yapılacak işlerin tükenmesi, tatil için bir ara vermek. Peki ya sonrası? Şimdilik pek bir şey yok gibi. Düşünmek, konuşmak, tartışmak, karar vermek gerek. Neredeyse 3 yıldır süren rutinden çıkmak pek kolay olmayacak.

Tatil işe yarar, umarım.

12 Temmuz 2010 Pazartesi

Deklanşöre Son Dokunuş

Son tomarın ipini çözerken, bir sütyenin kopçasını açıyormuşçasına heyecanlanmıştı. Çünkü 85 b görünümlü bir sütyenin içinde 90 veya 80 b göğüslerin fırlaması sürprizdir. Kağıt tomarında da en sevilmeyen sürpriz 100 görünümlü 500'ler. O kadar incedirler ki Japonya'nın tüm origami ustaları bir araya gelse kağıtları yırtmadan 4'e bile katlayamazlar. Derin bir nefes aldı, tomarı çözdü. Sürpriz yoktu... Adım adım sona yaklaşıyordu. Hissetmişti son 25 (artı-eksi 5)... Son kağıda geldiğinde karar veremedi. Son kalan sigarasını son kez deklanşöre basmadan önce içip büyük bir finalle mi deklanşöre basmalıydı? Yoksa... (lü lülü lülülü)
-"Efendim"
-"Gelirken tavuk alsana, nereden alcağını tarif ederim"
-"Tamam"

O an anladı ki dünyanın en sıradan finali olmalıydı. Çünkü yaptığı işte ruhunu dinginliğe götürmenin yolunu bulmuştu. Usanmadan bir sene boyunca toplam 39.552 kere deklanşöre basmıştı. Bir sonraki adım ancak Budist rahiplerle beraber sabahtan akşama kadar merdiven inip çıkmak olabilirdi. Kararını verip ve son kez deklanşöre dokundu. Ancak bir şeyler ters gidiyordu. Çünkü içine dolması gereken huzurdan eser yoktu!.. "Ya şimdi?" dedi. Anlamıştı ki o artık burada miladı dolan bir misafirdi.

5 Temmuz 2010 Pazartesi

3+5,5 lira (3)

Çok çalışkanımdır ya! Kafamı kaldırmam derslerden. Kadın 101, Kadın-politiğin övgüsüne katkı 102(Uygulamalı), Mesleki bilimum yabancı diller (Seçmeli)201, Erasmusoloji 202 (Yeni müfredata uygun) hep AA.
-“Valla canım mutlaka oku, aslında Oğuz Atay kitabı ilk Yusuf A…”
-“Hı hı, evet. O magazinel kısımları biliyorum hep”
Herkes kahvesini tabağına koymadan elinde tutuyor, tabağa koymadan kilitlenmiş bana bakıyorlardı. Bir anda ampüllere giden voltaj düşüp tekrar düzelmişti. Ya da bana öyle geldi, bilmiyorum. Bu çıkışı yapmalıydım. Susturmalıydım o anda! Evet kitabı ilk Yusuf Atılgan’a gönderiyor o da ilgilenmiyor falan filan… Biliyoruz bunları. Gerçekten insanların kitaptan çıkardığı şeyler yerine duydukları magazinel şeyleri anlatmalarına gıcık olurum. Çünkü ben kitabı okumaya karar vermeden önce hayatlarıyla ilgili dedikodulara bakar sonra aksiyona göre öncelik sırasına koyarım, sen okumuşsun hâlâ dedikodudasın. Sartre ile Bevoir’in Rus bir öğrenciyi araya alıp grup seks yaptıkları dedikodusu üzerine, önce varoluşçu ardından da feminist olmuştum…
Kahretsin ne anlatacağını hâlâ merak ediyorum. Ama düğüm ve çözüme gelemeden bu çıkışı en azından Atay için yapmalıydım. Evet evet iyi yaptım. Yusuf Atılgan onu ciddiye almadıysa ben de bir temsili burada yapmalıydım. Entelektüel olmanın şuur ve gururu bunu gerektirirdi.
-“Yani işte hep tavsiye eden arkadaşlar anlatıyor da ben de oradan biliyorum yani. Yoksa…”
Herkes kahvesini tabağına geri koymuştu. Ortamdaki gerginlik geçince de konuşmanın başından beri aralarında sohbet eden sevgilim ve kardeşi kaldıkları yerden devam etmeye başlamışlardı.
-“Vallahi keşke biz de genç olsaydık da arkadaşlarımız bize böyle tavsiyeler verselerdi. Değil mi?” dedikten hemen sonra onaylatmak için sevgilimin annesine doğru çevirdi kafasını. Büyük şef istifini bozmadan tüm soğukkanlılığıyla kafasını aşağı-yukarı salladı . Benim dışımda herkes mutluydu. Çünkü bu onay aslında muhabbetin kesileceğinin işaretiydi. sevgilim fısıldamak zorunda kalmadan kardeşiyle konuşmaya devam edebilir, annesi ise bulaşıkları yıkamaya gidebilirdi. Halbuki ben merakımdan yaptığım çıkışı bile geri almıştım resmen! Gel gör ki Atay hayranı kazanmıştı! Olayın özü başından beri siz ne kadar şanslısınız, “aaah ah keşke genç olsak”mış. Tahmin etmeliydim!

30 Haziran 2010 Çarşamba

3+5,5 lira (2)

Hedefe gelmiştim. Zili çaldım. Sevgilimin annesi tüm içtenliği ile kapıyı açıp hal hatır sorma ritüelini bitirdikten hemen sonra kafamda, çevremdeki birkaç kadının ağız birliği yapmışçasına bana savunduğu bir durum canlandı. Durum kısaca şöyle izah edilebilir: Sevdiğin adamı/kadını çevrende sürekli sevgilinle ortak olarak görüştüğün biriyle aldatıyorsun ve aldatırken sana eşlik eden insan bir daha aynı ortama sen sevgilinle geldiğinde, aldatılan rolündeki insanı salak yerine koyuyor. Yani eğer sevgilin varken ortak çevrenizden biriyle yatarsan, sevgilin salak yerine konan insan oluyormuş. Bu durumu uzun uzadıya düşünsem de bir türlü hak veremedim. Ancak sevgilimin annesi ordayken kısa sürelide olsa empati kurmaya çalıştım. “Ha haa şimdi bu kadın benim bu evle ilgili yaşanmışlıklarımı bilse acaba bu kadar sıcak ve içten bir karşılama yapabilir mi?” diye düşünmeyi denedim. Ne yani, şimdi bilgisiz olan insan burada aynı zamanda salak durumuna düşürülen mi oluyordu? Konuyla ilgili bilgiye sahip olma durumun aslında bu kadar rasyonelken nasıl oluyor da bu kadar duygulara içkin bir şeyin içine alet oluyordu? Bayılıyorum garp mukallidi terimlerle totoloji, analoji, demogoji ve diğer bilimum lojileri yapmaya. Tarzım bu. Edebiyattan çok ansiklopedi severim ondan.
-“Efendim?”
-“Kahveyi diyorum, nasıl içersin?”
-“orta”
Orta tabi neyim bir yöne adanmış ki? Şekerli desen değilim. Acı? Hiç bana göre değil. Orta şeritten devam kaptan.
-“Aylak adamı okudun mu?”
Şimdi okudum desem yutturacağım ki genelde haz alırım bu durumdan ama bir okumadım desem acaba neler anlatacak?
-“Yok. Listemin başında ama derslerden zaman kalmıyor.”

27 Haziran 2010 Pazar

3+5,5 lira


3+5,5 lirayla, “normal” insanların uyandıkları saatten (9:00 olarak kabul edersek) 7 saat sonra gözlerimi açtım. Saat, bu gün yapmayı planladığım neredeyse her şey için ileri alınmıştı. Oysa ki dün gece bir kez daha söz vermiştim kendime. Bu gün tüm tutarsızlıklarımın sonu olacaktı. Cümlelerimin karaktersizliği benim bir aynam misali, bana tükürdüğüm kaptakileri su niyetine içirmeyi hoş görüyor… Telefonda birkaç dakika öncesine ait bir cevapsız arama, beni bütün gün üç duvar bir pencereli hapishanemden dışarı özel bir izinle göndermek ister nitelikte bana bakıyordu. Birkaç dakika telefonla bakıştıktan sonra bu izni kullanmaya değer buldum. Arayan sevgilimdi ve bana cebimdeki parayla satın alamayacağım yemekler sunuyordu. Karşılığındaysa yapmam gereken tek şey Oğuz Atay hayranı olan tanımadığım bir aile dostları ve annesiyle yemeğim süresince muhabbet etmek ve gramajı tamamen bana kalmış bir adet yoğurt almaktı. İlk bakışta geri çevrilemez gibi görünse de, teklif küçük pürüzler yüzünden beni hapishaneme mahkum bırakabilirdi. Düşündüm ve pürüzlerin üstesinden gelebileceğime kanaat kıldım.

Dışarı ilk adımı attığımda vücudumun benim adıma hesabımdan bloke etmiş olduğu 5,5 lira ile sigaramı aldım. Paketi açıp sigaramdan ilk nefesimi çektiğimde vücudumun tatmin olmayıp başka marazlar çıkartacağı aklımdan geçmemişti. Günde bir öğün yemekle hayati fonksiyonlarını idame ettirmeye alışkın olan bedenim, Stand By’dan çalışır hale geçince kalbim 8/9 bir ritim tutmaya başladı. Keşke kalbim bir de arada baget tutan ellerime öğrete bilse… Bu çarpıntıyı engellemenin en kolay yöntemi alkol olsa da maddi imkanlarımın kısıtlılığı ve akabinde o problemi çözsem dahi devam edecek öksürük probleminin de olması, küçük çaplı da olsa vücudumdan beynime üzerine düşünmesi için küçük hediyeler göndermekteydi. Tam da bunları düşünürken kendimi kasada buldum. Benden istenen yoğurdu almıştım. 2,69 lira. Sıra beklerken, normalde orda olmaması gereken bir çalışan insanların satın aldığı ürünleri poşetliyor ve muhabbet ediyordu. Tabii ki bunları yaparken de etrafa gülücük saçmayı ihmal etmiyordu. “Sabah 10:00’dan akşam 11:00’e kadar buradayım. Nasıl müdürüm bilmiyorum gerçekten” derken o gülücüklerinin ardında gizlediği takdir bekleyen tutuma karşı “hadi oradan senden önce gelip, senden sonra giden çalışanların günahı ne! Burada yanındaki yakışıklı kasiyere yazmak için artistlik yapacak lüksü buluyorsun, hala o çalışanlar takdir beklemezken sen bekliyorsun!” demek istesem de ödeme sırası bana gelmişti ve içimdekileri dışa vurmak için diretmedim. Barkodu okuttuktan sonra kasiyer “4,39 lütfen” dedi. Başımdan aşağı kaynar sular dökülmüştü çünkü tek param 3 liraydı! İptal etmesi için rica ettim. Çünkü benim gördüğüm reyonun altında yazan fiyat 2,69 liraydı. Kasiyer kasa açma düğmesine bastığını ve artık iptal etmesi için ekstradan işlem yapması gerektiğini söyleyip mızmızlanırken, aklıma limiti neredeyse dolmuş olan kredi kartım geldi. Uzattım, ancak 4 lira dahi çekmiyordu. Bonuslarımdan kullanmasını rica ettim ve nihayet sorun çözüldü. Garip bir şey tabii ki karttaki paradan daha çok bonusunun olması. En azından hapishanemden çıkmama yardımcı olan bu buluşmaya giderken, gereken koşullardan birini layığı ile yerine getirebilmiştim.

17 Haziran 2010 Perşembe

İnsan vs Homonculus: Fullmetal Alchemist


İnsan oğlu hiç bir zaman diliminde doğanın bir parçası olmuş mudur acaba diye merak edip dururum hep, ancak insan dediğimiz şeyi insan yapanın ve doğanın parçası olmasına engel olan şeylerin neler olduğu konusunda hep bulanık kalmışımdır. Fullmetal Alchemist
diye bir çizgi filim yapmış ecnebiler, diyor ki insan olmak ruhtur, insan olmak hatıradır. Fiziksel olarak bir anlamı yoktur insan olmanın. Yani şimdi ben zihnimi, hatıralarımı alacağım başkasına koyacağım, o ben olacak ha? Anlayamadığım kısmı şu o zaman bedenimin tarihselliği hiçe mi sayılmış oluyor? Asıl mesele zihin ve hatıralardaysa, genlerin hiç mi önemi yok şimdi? O zaman her şey toplumsal olan "ben"in öğrendiği şeylere mi bakıyor? Yani şimdi o bilim yapan o kadar insan yalan mı söylüyor? Tabii ki de olamaz. Aristotales demiş ki "Ruhun birliğini sağlayan ortak duyu, duyumları tasavvurlar olarak sakladığı için hatırlama ile kendi hallerimizi bilmemizin merkezidir" yani bizi biz yapan ruhumuzdur ve sorugladığımız o bedenin tarihselliği zaten aynı anda ruhun da tarihselliğidir ve bundan ötürü zaten onda kayıtlıdır diyor kendileri. Peki şimdi madde olarak kabul edilmeyen bu ruhta kayıtlı olan "ben", maddeler dünyasındaki madde ve ruh olarak bütünleşmiş benin ne hakla tam temsilcisi oluyor! Beni temsil ettiği yer zaten maddeler dünyasının kendisi, ve ayırışamaz olan (bildiğimiz kadarıyla) bu birliğin esas oğlanı.

Homonculus denen şey ise -çizgi eserdeki anlamıyla- ruhun karşıt tekabülü olan, külliyen maddeden oluşan insanımsı şey. İnsanımsı şey çünkü kendisinde ruh bulunmuyor ve insan olmaya hak kazanamıyor. İşin ilginçleşen tarafı yaratılışları hususunda vuku buluyor. Simyadaki tabuları yıkmaya çalışarak ölü bir insanın ruhunu, bedeniyle beraber geri getirmeye çalışırsan bedeninin belli parçalarından feragat etmek zorunda kalıyorsun. Zira Homonculuslar da o tabuyu yıkan insanların belli organlarından meydana geliyor. Ruhları olmadığı içinse simyadaki efsanevi "felsefe taşı"nı kullanmak zorunda kalıyorlar. Ancak çizgi eserdeki "felsefe taşı" ölen insanların ruhlarından üretiliyor. Olayları pembe dizi karışıklığına dökmeden toparlayacak olursak: Homonculuslar külliyen maddeden oluşuyor ve aynı zamanda da "felsefe taşı" sayesinde ruha da kavuşuyor. İnsan olmak için eksiksiz bir şekilde tüm birleşenleri yerine getirmesine rağmen insan denmemesinin sebebi nedir?

Düşünyorum öyleyse varım, "ruh"um var öyleyse insanım, hatırlıyorum öyleyse "ben"im.

12 Haziran 2010 Cumartesi

Machine in my head.

Nerede kayboldum ben? bilmiyorum. Sabah toplantıya giderken yatakta bir kadın bırakmıştım; uzun bir günün ve gecenin ardından yatağı toplanmış olarak görmek güzel. Ama eksik bir şeyler var, her zaman olduğu gibi. Bu gece nerede kayboldum ben? Dışarı çıktığım o yarım saatte mi? Yoksa başka bi anda mı? Bilmiyorum. Gerçekten, bilmiyorum. Ama hayat çok komik ve bir o kadar da acımasız. Pavyondan bozma ve eğlenme çabalarının bir şekilde geldik ve eğleniyoruz moduyla karıştığı bir mekanda erkeklerin taciz, tahrik ve bilumum tavrıyla yaşamaya çalışmak ağır geldi. Daha kötüsü kadınların da bunu kabullenmesi oldu belki, erkekler böyledir(!) algısı ve tavrı adamlarda öyle bir rahatlık yaratmıştı ki, yaptıkları her şeyde artık meşru birer yaratıktılar. Yaptıklarında değildi sorun, kadınların onları beğenip beğenmemesindeydi, birileri onları beğeniyorsa yaptığı taciz değil dans, beğenmiyorsa dans değil taciz oluyordu… Kafam karıştı albayım, biz kadınlara niye dokunamıyorduk? neden duygular bizim önümüzde bir duvar örüyordu da bu adamlar bütün bu duvarları kolayca atlayıp geçiyordu? Nefes almak için çıktığım anlarda kayboldum kendimle, oralarda bulduğum yollar, hayatlar beni mutlu eder miydi? Bilmiyorum, mutluluk oralarda değildi, o yüzden sanmıyorum…
Yoruldum ve korktum. Ve her yorulduğumda ve korktuğumda yaptığım gibi sevdiklerimi kendimce korudum, onlar kızsa da, öfkelense de… Kendimce nedenler uydurdum, bahaneler vs.
Peki, ne zaman huzur bulurum? İşte onu bilmiyorum albayım.

Tek bildiğim, iyi niyetle iyi hayatlar yaşanmıyor. Kötü olmak gerek, daha da kötü.

“Machine in my head.” but it hurts me, it kills me.